PerfSpot Company Logo

Login / Przyłączyć się Teraz



Temat na Forum
DEVRIMCI YOL/Revolutionary Way > GÜNLÜK YAZILAR BIRGÜN GAZETESINDEN ALINTI > 1970 Radikal Devrimci Hareketler Kemalis Devrimden Etkilenmislerdir

Zamieszczone dnia 8/5/2007 2:24 PM


mustafaxx ..

iste Deniz´in Avcioglu ile yaptigi röportaj:

tatürk’ün, “Tam bağımsızlık” ülküsünü kendilerine şiar edinen devrimci gençleri sindirmek için cinayet tedbirlerine kadar varan planlar yapılıyor şu günlerde. Tertipçilerin baş hedeflerinden biri de gençliğin önde gelen liderlerinden Deniz Gezmiş, son olayları şöyle yorumladı:

- Türkiye ekonomisi tam bir çıkmaz içindedir. Zamlara rağmen, bütçenin açığı 2,5 milyardır. Bu, tutucular koalisyonunun iflasını açıkça ortaya koymuştur. Tutucu güçler, egemenliklerini uzun süre devam ettiremeyeceklerini anlamış olmanın telaşı içindedir. Devrimci gençlik eylemini engellemek için tertiplere girişmeleri bundandır. Fakat umduklarının tersi olmuş ve bu olaylar bizi daha örgütlü, daha disiplinli ve daha güçlü eylemlere hazırlamıştır. Tertipleriyle gençliği ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, devrimci gençlik eylemi, Mustafa Kemal’ci zinde güçler saflarını biribirlerine kenetlemiştir. Mustafa Kemal adı, geniş öğrenci kitlelerinde daha fazla ağızdan ağıza dolaşır olmuş, forumlarda Bursa Nutku ve Gençliğe Hitabe tekrarlanmış ve bunlar uygulanmıştır. Emperyalistler ve işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal’in çizgisinin geniş kitlelerde ve bütün zinde güçlerde yankılanmasından korkmuşlardır bugün.

- Gençlik eylemleri içinde önemli bir yerin var ve tutucu güçler senin okuldan atılmış olmanı sürekli istismar konusu ediyorlar. Bu durumda senin söyleyeceklerin neler?

- Üniversite öğrenimi yapmak Anayasa’nın verdiği bir haktır. Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak ise, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir. Dünyanın bütün gericileri biraraya gelseler bu hakkımızı ve görevimizi elimizden alamayacaklardır.

- Mustafa Kemal’in gençliğe yüklediği devrimci görevler nelerdir, biraz daha açıklar mısın?

- Türkiye ilk Kurtuluş Savaşı’ndan 50 yıl sonra tekrar yarı-sömürge durumdadır. Ve Kemalist bir Cumhuriyetin başına anti-Kemalist politikacılar geçmiştir. Politikacı, anti-Kemalist karşı devrim hareketine yeşil ışık yakmaktadır. Bu koşullarda gençlik, emperyalizme ve anti-Kemalist gidişe karşı verilen savaşta somut olarak ön safta bulunmaktadır. Elbette tarihi önderlik sorunu ayrı bir konudur. Bugün için gençlik, mümkün olduğu kadar geniş halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için devrimci eylemde bulunacaktır. Kemalist Devrim tamamlanacak ve onun emperyalizmle çelişen bütün milli sınıf ve tabakalara maledilmesi sağlanacaktır. Gençlik bütün Kemalist güçlerle yek vücut olmak zorundadır.

- Halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için gençliğin dayanışma içinde bulunacağı Kemalist güçler kimlerdir?

- Bugün Türkiye’de Kemalist Devrim’in bekçiliğini yüklenen güçler arasında başta ordu, 27 Mayıs’ı yapan güçlerin önemli bir yeri vardır. Anti-Kemalist karşı devrim hareketine karşı gençlik bütün zinde güçlerle eleledir. Emperyalizmin işbirlikçileri gençlik ile öteki zinde güçlerin arasını açmak istemektedir. Fakat aynı inançta olan, yani emperyalizmi kovmuş, feodal unsurları tasfiye etmiş bir Kemalist Türkiye isteyen bu ilerici güçlerin arasını anti-Kemalist karşı devrimi tezgahlayanlar açmayı başaramayacaklardır.

- Emperyalizme karşı nasıl bir mücadele verilecektir?

- Bugün Amerikan emperyalizmi saldırganlık yolunu seçmiştir. Buna karşı biz de, emperyalizmin parmağının bulunduğu her yerde ona karşı aynı silahlarla mücadele yolunu seçtik: tıpkı Mustafa Kemal’in 50 yıl önce yaptığı gibi. Emperyalizm bugün millici güçleri tasfiye etmek için listeler hazırlamakta ve bütün kurumlarımıza elini uzatmaktadır. Bizse onları defterden sileli çok oldu. Milli kurumlarımıza uzanan elleri de kırmakta kararlıyız.

- Bazı çevreler bu görüşleri, “devrim yobazlığı” sayıyorlar. Bu sence nasıl açıklanabilir?

- Devrimcilik demek halk dalkavukluğu demek değildir. Her şeyden önce devrimcilerin görevi halkın önünde gitmek, halkın gerçek özlemleri için mücadele etmektir. Halk için düzen değişikliği isteyen gençliğe halk karşıdır gibi saçma bir iddiayla Kanlı Pazarları görmezlikten gelen ve gerçek devrimciyi yobazlıkla suçlamaya kalkışan tatlısu devrimciliğine özenmiş politikacı, aslında tutucu güçler koalisyonunun usta propagandalarının esiri olmaktadır. Politikacı, “halk kızar” diye, halk düşmanlarının uşaklığını yapmaktadır. Değirmenköy, Elmalı, Göllüce köyleri, davalarını desteklediğimiz bu topraksız köylüler bize hiç kızmadı, aksine gençliği bağrına bastı. Demir Döküm işçileri de öyle yaptı. Devrimci gençliği halkçı görünüp, egemen sınıflara göz kırpan tatlısu devrimcisi politikacı anlamaz ama işçi ve köylü anlar. Devrimci gençlik de onlara dalkavukluk etmez, gerçek kurtuluş yolunda onlarla birlikte mücadele eder. Hem egemen sınıflara göz kırpan oy goygoyculuğu, hem devrimcilik olmaz. Bugün bizi devrim yobazı olarak nitelendiren birkaç CHP yöneticisi Ortanın Solu tabanını temsil etmemektedir. Anti-Kemalist karşı devrimcilerin yanında yer alan bu birkaç yöneticiyle ortak bir mücadele söz konusu değildir. Fakat şuna inanıyoruz ki, tam bağımsızlık isteyen dürüst Ortanın Solu tabanı Kemalist bir Türkiye’nin kurulması için bizimle birlikte mücadele edecektir.”

(Devrim, 23 Aralık 1969 - Sayı: 10 - Sayfa: 2-7)

ayrica THKO´nun Nurhak´ta onlari vuran ve 6 Mayis´i tertipleyen sistemi Kemalizm karsiti oldugunu savundugunuda unutmamak lazim. inanmayanlar THKO Savunmasi´na bir göz atsin. THKO´nun mirascisi oldugunu iddia eden ama onun bir tirnagi kadar olamayan TDKP´nin dediklerine degil TARIHE bakalim. su ise bakin. Sol´u halktan koparan ultramarjinal paravanciklarin dediklerine uyanlar hala efeleniyor...
onlar ayagi topragina basan yigitlerdi. damarindaki asil kanindan baska bir seyi olmayan devrim neferleriydi.
bin selamlar Denizlere ve Denizler´in yolundan gidenlere..



Odpowiedz Zapytaj

Zamieszczone dnia 8/5/2007 4:04 PM


mustafaxx ..

Odpowiedz: mustafaxx ..
MELIH PEKDEMIRIN TANER AKCAM ICIN YAZDIKLARI

Hayatta hiç beceremeyeceğim bir şey Taner Akçam hakkında resmi ve asık suratlı bir yazı yazmak. Sonunda bu da başıma geldi işte... Taner `i bir üçüncü bir şahıs olarak işaret edip hakkında bir şeyler söylemek çok zor, yani öylesine içselleştirmişim bu adamı. Belki de ömrümüz boyunca başımıza gelen işlerde hep birbirimizi azdırdığımızdan ve sorunlarımızın da hep benzer nedenlerden kaynaklandığındandır...

Şimdi Taner `i göz göre göre hedef haline getirdiler. Üç beş gündür okuyup duruyoruz: Gazete manşetlerinde katline ferman yazıyorlar. `Ferman büyük medyanın, fikir özgürlüğü bizimdir` deyip bir kenara çekilemiyoruz. Üstelik bugün bir de Hrant Dink `in mahkemesi var. Garibimin, `sireli yeğpayris`imin zaten hep `mahkemesi ` olurdu. Ama bu kez katillerinin mahkemesi ... Avukatı Fethiye Çetin , `gizlilik` kararı alınan hazırlık soruşturması sırasında birçok delilin yok edildiğini açıkladı ve `Hazırlıksoruşturması, sadece Pelitli beldesine takılıp kaldığı için bu organize yapıyı ortaya çıkarmakta eksik kalınmıştır` dedi.

Delilleri ne kadar yok ederlerse etsinler, iz bırakıyorlar işte... Evet, Hürriyet gazetesinin Taner Akçam hakkındaki manşetinden söz ediyorum. Hrant Dink cinayetini görmüştük, katillerini biliyorduk. Şimdi delilleri yok etseler bile, bir yandan da elimize yeni deliller veriyorlar. Azmettiricilerin bugünlerde de işleri başından aşkın, yine işbaşındalar.

Olup biten hakkında Taner `le irtibata geçtim, şöyle diyor: `İnternet ortamında benimle uğraşan bu adamınki [Holdwater ] gibi onlarca ve yüzlerce site var. Hiç ilgilenmedim de herifin sayfasıyla... Sonuçta sıradan cahil bir cazgır, neresini ciddiye alayım? Ama işi şahsıma yönelik zarar verici bir kampanyaya çevirdiklerinde, `Çık ortaya, kimsen yapacağını açıkça yap, bak ben buradayım !` demek zorunda kaldım. Kampanya yapıldığından beri ciddi olarak çalışamıyorum. Zaten amaçları da bu... Psikolojik gerilim, endişe yanı sıra akademik kariyerim, işim, her şeyim ama her şeyim tehdit altında...`

Amerikan yetkililer Taner `den bu problemi halletmediği sürece Amerika dışı seyahatlerini iptal etmesini istemişler. Taner de İngiltere , Hollanda , Almanya ve İtalya `da hem kitabıyla ilgili hem de bilimsel amaçlı 5 ayrı konferansı iptal etmek zorunda kalmış. ABD `de bile katılması gereken toplantılara sıkı güvenli önlemleriyle gidiyormuş. Birçok yerde polis Taner `i havaalanında karşılayarak tüm toplantı boyunca koruma altında tutuyormuş.

Bir de Hürriyet gazetesi yaptığı habere tüy dikmiş, Taner Akçam hakkında `ortadan kayboldu` diye yazmıştı. Oysa bu iddianın aksine, haberle ilgili olarak gazete tarafından hiç aranmamış. Taner , bunun üzerine Ertuğrul Özkök `e (elbette yayınlanmayan) şu mesajı geçmiş:

`Yazarınız, 23 Haziran `da gazetede benim için, `ortadan kayboldu` demiş. Ben, bir gazeteci arayınca hazır kuvvet bulunması gereken emir kulu muyum? Sorun yazarınıza, University of Minnesota `yı aramış mı? History Depart-ment`ı aramış mı? Center for Holocaust and Genocide Studies`! aramış mı? Buraları aramış da mı beni bulamamış? Bana buralara not mu bırakmış? Bu ne saygısızlık, bu ne terbiyesizlik Ertuğrul Bey ? Benim email adresim yok mu Üniversite sitesinde? Bu soruşturmaların hiçbirisini yapmadan, internetten kolayca bulunacak telefon numaralarını çevirmeden ve email-le haber bildirmeden, birisi için nasıl `ortadan kayboldu` dersiniz? Sanki ben bir suç işlemişim ve kaçıyorum. Ayıp değil mi bütün bunlar?`

Taner işin etik yanıyla ilgileniyor hala... Am -maa... Yahu sizde de aynısı oluyor mu bilmiyorum, ne zaman Ertuğrul Özkök `ün fotoğrafına baksam, tuhaf bir çağrışım, aklıma hemen Kurtlar Vadisi - Pusu dizisinde Zafer Algöz `ün canlandırdığı `genel yayın yönetmeni Yalçın Yıldız ` karakteri geliyor. Niye ki?


Odpowiedz Zapytaj

Zamieszczone dnia 9/17/2007 11:57 AM


mustafaxx ..

Odpowiedz: mustafaxx ..













Oğuzhan MÜFTÜOĞLU: AKP'nin sol versiyonu aranıyorMetni büyültün Metni küçültün 


Yeni
sol tartışmalarında istenen şey bana göre AKP'nin bir sol versiyonu.
Emperyalizme, kapitalizme, onun politikasına karşı durmayan bir
politika. Bence üçüncü cephe Avrupa Birliği'nin kapitalist düzenini de
eleştiren, emperyalizme ve onların politikalarına karşı duran bir
hareket olmak zorunda.
Bağımsız aday gösterilemez diye bir
düşünceye sahip değilim. Fatsa'da 80 öncesinde Fikri Sönmez'i gösterdik
ve kazandık. Ama kendi gücümüze güvenerek kazandık. Şimdi ise biraz
abartılı bir şekilde Kürt hareketinden istifade ederek bir şeyler yapma
anlayışı çok fazla öne çıktı...




* * *


Devrimci Yol davası sanıklarından ve ÖDP eski PM üyesi Oğuzhan
Müftüoğlu ile, Türkiye'deki neo-liberal gelişmeler ve solun bu
aşamadaki görevleri üzerine konuştuk. Bağımsız adaylık sürecine de
değinen Müftüoğlu, solun Kürt hareketi desteğiyle Meclis'e girmiş
olmasına dair eleştirilerini aktardı.


» Seçim sonuçlarını genel olarak değerlendirirsek...

Seçimleri
liberalizmin zaferi olarak görüyorum. Seçimlerden önce şöyle bir
tartışmamız vardı Türkiye solunda: En ciddi tehlike acaba liberalizm
midir, milliyetçilik midir? Milliyetçiliği tabii ki bir tehlike olarak
görüyorum ama dünya çapında milliyetçilik liberalizmin yedeğine düştü
artık. Türkiye'deki siyasal gelişmeler de dünyadaki rüzgâr
doğrultusunda yürüyor. Darbe söylentilerinin, muhtıranın seçimler
üzerindeki etkisi üzerinde çok duruldu. Ben muhtıranın mesnetsiz bir
güç gösterisinden, kaba bir güç gösterisinden ibaret kaldığını düşünen
birisiyim. Elbette darbeye karşı çıkmak gerekir, ama her şeyi bir darbe
kaşıdığı üzerinden kurgulamanın sonuçta AKP çizgisine düşen bir tavra
yol açabileceğini düşünüyorum. CHP'nin seçimlerde oy kaybettiği
söyleniyor. Bana göre çok bile oy aldı. Bir kere CHP düzen
eleştirisinden vazgeçerek rejim savunucusu durumuna düştü. CHP'nin
zaten konumu geleneksel olarak bir devlet partisi, düzen partisi
olmaktır. 60'ların ortasına kadar böyleydi. Dünyadaki ve Türkiye'deki
gelişmeler bir şekilde CHP'yi görece sol, 'ortanın solu' diye tabir
edilen sosyal demokrasi doğrultusunda bir yönelime itti. Ama bir
süreden beri, dünyadaki bu küreselleşme sürecinin Türkiye'deki
etkileriyle ve devletin neo-liberal değişim sürecine girmesiyle
beraber, CHP rejim savunuculuğu misyonunu sahiplendi. Zaten rejimi
korumaya yöneliyorsan, rejimin altyapısı olan mevcut düzeni de savunmak
durumunda kalırsın.




» Din etkeninin rolü ne olmuştur?

Bir
askeri darbenin olanaksızlığı kadar bir şeriat tehlikesinin de Türkiye
için var olmadığını düşünüyorum. Evet; AKP, politikalarını aslında
toplumdaki dinci eğilimleri güçlendirerek yaygınlaştırıyor. Besleyerek
ve biraz da onlara yaslanarak iktidarını kuvvetlendiriyor. Neo-liberal
politikaları da din sayesinde daha kolay benimsetiyor. Ama ılımlı İslam
dedikleri de bu zaten. Tehlikeden söz edilecekse, tehlike bugünkü
durumdur. 'Şeriat gelecek' söylemi gerçek durumu gizliyor; var olan
neo-liberal ve ılımlı İslam karışımının yönetimine muhalefeti de
engelliyor.


» O halde 'Üçüncü cephe' tarifinde de bir kavram karmaşısı söz konusu, öyle mi?

Üçüncü
cephenin ne olduğunu belirlemek, birinci ve ikinci cephenin ne olduğunu
çok iyi belirlemekten geçer. 'Vesayet rejimine karşı demokrasi' diyerek
düzen eleştirisini bir kenara bırakan, sadece rejim üzerinden siyaseti
yürütmeyi amaçlayan ve o rejim sorununu askeri vesayet üzerinden
saptayan, alternatifi de sivilleşme olarak gören, vesayete karşı
mücadeleyi esas olarak gören bir sol söylem egemen Türkiye'de. Bunun da
CHP'nin düştüğü yanılgının zıttı bir bir yanılgı olduğu kanısındayım.
Bu neo-liberalizmin soldaki etkisiyle izah edilebilecek bir şey.
Abartılmış bir milliyetçilik tehlikesi, dinci liberal akımlar
karşısında daha hoşgörülü ve hayırhah bir tutuma yol açıyor.


» Bu durum solun toplumla kuracağı iletişimi de engellemez mi?
Sol rejimi onarmak üzere işlev gören bir harekete dönüştü neredeyse,
değil mi?

Tabii ki sol askeri darbelere duyarlı olmak durumunda.
Ama bunu düzenle, kapitalizmle, emperyalizmle bağını kopararak ele
alırsanız olmaz. Zaten ABD bütün dünyada strateji değiştirdi; askeri
darbeler yerine artık neo-liberal yönetimleri doğrudan destekliyor.
Tırnak içinde bir demokrasiyi, sınıf meselesini göz ardı eden bir
demokrasiyi de neo-liberal programın bir parçası olarak ikame ediyor.
Askerlerin düzenle, kapitalizmle, emperyalizmle bütünleşmiş rollerine
karşı açık bir tavır içinde, düzen ve rejimle kavgasını birlikte
yürüten bir sol gerekli bana göre.


» 'Çatı partisi' kavramı önümüzdeki dönemde çok tartışılacak gibi
görünüyor. Bir çatı partisinin işlevi ne olabilir Türkiye solu için?

Sosyalist
solun sorununun bir çatı partisiyle çözülebileceği kanısında değilim.
Seçimler falan mevzu olduğunda belki bir çatı partisi ihtiyacı hep öne
çıkıyor ama asıl sorun fikir cephesinde. Fikir ve hayat içindeki
karşılığı anlamında eylem! Fikir karışıklığından kurtulmuş, kendi
devrimci iddialarında birleşen ve toplumsal hayat içinde kendi yatağını
açabilecek eylem hattına sahip bir sola ihtiyaç var bugün. ÖDP aslında
bir ölçüde böyle bir çatı partisi görünümüne sürüklenmeye çalışılan bir
kitle partisi süreci yaşadı. Ve ÖDP, öyle sol grupları bir araya
getirerek çözüm üretilemeyeceğinin bir tarihi oldu.


» Hâlâ eğer solda bir birlik olacaksa solun bileşenlerini bir araya getirecek olan etkiyi ÖDP'nin oluşturabileceği söyleniyor...

Bana
göre son birkaç yıldır ÖDP aslında kuruluş döneminden bu yana gelen
misyonunu belli ölçüde tamamlamış, kendisini yenilemesi gereken,
kendisini aşması gereken bir duruma gelmiştir. Çünkü artık Türkiye
ÖDP'nin kurulduğu koşullarda değil. ÖDP'nin kurgulanış biçimi artık
eskidi. ÖDP'nin artık daha geniş, kapsayıcı, kitleselleşecek, kitle
ilişkilerine önem veren, kitle çalışmasına, sokak çalışmasına önem
veren bir parti haline dönüşmesi gerekiyor. Parti son birkaç yıl
içerisinde yapması gereken değişimi, sıçramayı gerçekleştiremedi.
Sanırım bağımsız adaylık sürecinde bazı dış müdahalelere de uğradı ve
iç problemler yaşamaya başladı. Partiyi yarılmaya sürükleyen bir durum
zorlanıyor. Bu handikapı atlatması gerekiyor ÖDP'nin.


» ÖDP'nin bir Devrimci Yol partisi yapılmak istendiğinden söz ediliyor...

ÖDP'nin
kuruluşunda Devrimci Yol geleneğinden gelenlerin önemli bir yeri olduğu
doğru. Benim de içinde bulunduğum bir grup olarak doksanlı yılların
başında uzunca bir tartışma süreci yaşadık. Özetleyecek olursak:
Dünyada sosyalizm mücadelesinin bir dönemini sona erdiren önemli
gelişmelerin yaşandığı, bugünkü koşullarda hareketin geçmiş çizgisini
sürdürmenin mümkün ve doğru olmadığı, devrimci düşüncenin şimdi ancak
geçmiş geleneksel sosyalizm süreçlerinin devrimci bir eleştirisi
üzerinden kendisini yenileyerek ilerleyebileceği, bunun için geniş,
taban inisiyatiflerine dayanan, sol ve emek güçlerinin bütün
potansiyellerini içerisinde birleştiren bir kitle partisiyle
neo-liberal değişim sürecine karşı bir direnme odağı oluşturulabileceği
şeklindeki düşüncelerle ÖDP'nin kuruluşuna öncülük ettik.


Türkiye solunun bu olanağı doğru değerlendirebildiğini söyleyemem.
Bu saptamadan kendimizi ayrı tutuyor da değilim. Bugün Devrimci Yol'un
siyasetle, politika ile ilgilenmeye devam eden kesimlerinin önemli bir
kısmı ÖDP içerisinde, bu doğru. Ama, ÖDP içinde Devrimci Yol'un bir
hükümranlık kavgası içinde olması gibi bir şey söz konusu olamaz.
Devrimci Yolcular zaten çok farklı farklı düşünceler içerisinde. Bu
neo-liberal sürecin düşünce yapısının bizim sürecimizi de etkilediği
çok açık bir şey.


» Ahmet İnsel, Radikal İki'de 70'lerin devrimcileri arasında hâlâ
etraflarına birilerini toplayıp o dönem çizgisini sürdürmek isteyenler
olduğunu söyledi...

Sanırım burada mesele solun seksen öncesi
devrimci yönelimleriyle bağlarının kopartılması meselesidir. Seksen
öncesi dönem doğrusuyla yanlışıyla yüzbinlerce insanın katıldığı ve
Türkiye devrimci mücadele tarihinin en büyük süreçlerinden biridir. Bu
dönemi silip atarak Türkiye'de hiçbir şey yapılamaz. O grupları aynen
yaşatmaya kalkmak bir yanlışsa, bu dönemi silip atmak, "İşte bir şeyler
olmuş, artık onlar geride kaldı" demek de aynı derecede yanlıştır. Sol
köksüz olamaz ve kökünü en çok buralardan almak zorundadır, buralardan
alacaktır.


Yapılmak istenen aslında 'yenilenme' diye diye geçmişin devrimci
değerlerini çürüterek liberal-sol bir projenin önünü açmaya çalışmaktan
başka bir şey değil. Dünya çapında esen büyük sol-liberal fikirlerin
hegemonya mücadelesi yaşanıyor. Bu hegemonyaya direnenleri, sol-liberal
fikirlerin rahat gelişmesi için engel olarak görüyor, ortadan kaldırmak
istiyorlar.


» ÖDP'nin önündeki süreç nasıl gelişecek sizce?

Biraz
karamsarım doğrusu. Biraz zorlama, kişi bazlı bir tartışma sürecine
sürüklendi parti. Kongrede Ufuk Uras'ın yaptığı konuşmayla başlatılan
bir süreç var. Bunu doğru bulmuyorum. Bağımsız adaylık süreciyle ilgili
ise şunu söyleyebilirim: DTP için çok mantıklı bir şeydir. ÖDP için
problem yaratmıştır. İyi yönetilememiştir bu süreç. Yani yine şu veya
bu kişi aday olabilir, seçilebilirdi ama parti içerisini bu kadar
karıştıracak biçimde, içinde sorunlar olsa bile Türkiye solu için iyi
kötü bir şeyler çıkartabilecek güçlü bir birikimi taşıyan bir partiyi
korumak yerine bu kadar karıştıracak bir şey yapılmamalıydı. Özen
gösterilmeliydi bu birikime.


» Bağımsız aday projesinden duyulan heyecan kimilerince de solun
başarı kazanma ihtiyacı olarak yorumlanıyor. Solun başarı tarifi nasıl
yapılmalı?

Bir hareketin başarılı olmasında kazanma umudu
yaratabilmesi çok önemli. Kaybedene oynamayı istemez kimse.
Kitleselleşebilmek biraz da bu konudaki eşiği atlamaktan geçiyor. ÖDP
bu anlamda kazanma umudunu henüz yaratamadı. Bunda parlamentoya
endekslenmiş bir bakış açısının mutlaklaştırılmasının da rolü var.
Bağımsız adaylık konusu işte bu umutsuzluğu kıracak bir yol olarak
göründü. Nasıl olursa olsun bir şey başaralım diye düşünüldü.


Ama gerçek anlamda bir başarı, bu şekilde, adeta bir yerlerden ödünç
başarı tedarik edilerek elde edilemez. Özgücüne dayanan doğru
siyasetierle iğne ile kuyu kazılarak, bedeller ödenerek, kitlelerin
güveni kazanılarak elde edilebilecek bir şeydir başarı... Bağımsız
adaylık sürecinin bu bakımdan biraz abartıldığını düşünüyorum. Kuşkusuz
orada elde edilebilecek bir sonucu da bütünüyle küçümsemek doğru olmaz,
muhakkak bazı avantajlar ve imkanlar sağlar ama yarattığı sorunlara
değer mi bilemiyorum. Daha kolay yoldan başarı kazanma anlayışlarını
güçlendiren bir siyaset anlayışına götürüyor. Bunun ÖDP'nin gerçek
kuruluş ilkelerine çok zarar verdiğini düşünüyorum.


En çok eskitilen kavramlardan biri de 'devrim'. "Artık devrime
ihtiyaç yok, devrim dönemleri kapandı" diyorlar. Bu konudaki inanç
yitimi en büyük sorunudur solun. Gündelik başarı arayışlarına yol açan
nedenlerden biri de bu. Oysa devrim toplumların gelişme yasasının en
temel değişmez ilkesidir. Dünya tarihi mutlaka yeni bir devrimler çağı
yaşayacaktır. Belki tarihte yaşanmış örneklerinde olduğu gibi değil,
ama mutlaka kendi yolunu çizecek bir devrimler çağını dünya yeniden
yaşayacak. Bunu kendi anayasasına almayan bir mücadelenin bir manası
yoktur.


* * *

Sol, sorunlarını Kürt hareketinden faydalanarak çözme hatasına kapılmamalı


» Seçimlerin bu kadar merkeze oturtulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 37 yıl sonra elde edilen bir başarıdan söz ediliyor...

Şu
37 yıl lafı tabii Türkiye devrimci hareketinin tarihini iyi bilmemekten
ya da çarpıtmaktan kaynaklanan bir şey. 70'li yıllarda yaşanan sürecin
Türkiye Sosyalist Hareketi'ne en önemli katkılarından birisi bence
solun kendi dışındaki güçlere dayanarak siyaset yapma alışkanlığını
kırması oldu. Şimdi '37 yıldır ilk defa' söylemiyle bu tarihi sürecin
üzerinden atlanıyor.


Ben bağımsız aday gösterilemez diye bir düşünceye sahip değilim.
Nitekim Fatsa'da 80 öncesinde biz bağımsız aday olarak Fikri Sönmez'i
gösterdik ve kazandık. Ama kendi gücümüze güvenerek kazandık. Şimdi ise
biraz abartılı bir şekilde Kürt hareketinin bağımsız girmeye karar
vermesinden sonra bir tür ondan istifade ederek bir şeyler yapma
anlayışı, bir tür fırsatçılık anlayışı çok fazla öne çıktı. Bunun için
ben buna biraz eleştiri ile yaklaştım. Çok farklı bir dinamiğe sahip
olan Kürt hareketinin bazı etkilerinden faydalanarak kendi sorunlarını
çözme hatasına kapılmamalıdır sol. Bu büyük bir yanılgı olur. Türkiye
devrimcileri Türkiye toplumunda devrimci ve demokratik düşünceleri ne
kadar yaygınlaştırıp güçlendirirlerse o kadar çok destek olabilirler
Kürtler'in sorunlarının çözümüne. Doğru olanın da bu olduğunu
düşünüyorum. Aksi takdirde Türkiye toplumu bu kadar çok şoven,
milliyetçi, gerici, dinci fikirlerin etidsi altındayken, onlarla yeteri
kadar bağ kuramamış bir solun, dar ve marjinal bir duruma düşmüş bir
solun, Kürt hareketine yapışarak ne onlara ne kendisine bir faydası
olacağını sanıyorum.


Ben DTP'nin önerisiyle Ufuk Uras'ın bağımsız aday olması sürecinde
biraz eleştirel baktım meseleye. Parti Meclisi'nde kabul edilmeden,
dışarıdan bir emrivaki ile getirilmiş olmasına... Sonra DTP'nin Bin
Umut Adayları içerisinde ÖDP Genel Başkanı'nın aday olmasını da
problemli gördüm.




* * *


Bana göre üçüncü cephe AB'yi ve emperyalizmi eleştirmeden yapılamaz


'Üçüncü cephe' kavramı tam olarak ne ifade etmeli sizce?

Cephenin
bir tanesi neo-liberal cephe ise, bunun iyi anlatılması gerekir.
Emperyalizme karşı durmayan bir üçüncü cephe olamaz. İkinci cephe
Avrupa Birlikçi'dir, Batıcı'dır. Avrupa Birlikçi bir üçüncü cepheden de
söz edilemez. Avrupa Birlikçi bir sol aslında birinci cephenin bir
versiyonu olur. Yani AKP'nin yürüttüğü neo-liberal politikalar
doğrultusunda rejimin demokratize edilmesiyle yetinen, bunu benimseyen,
bazı eksiklikleri işte "Yeteri kadar demokratik değil diyerek"
eleştiren, biraz daha demokratik, sosyal haklar vesaire ile beslenmiş
bir üçüncü cephecilik bana göre ikinci cephenin bir sol versiyonudur.


Yeni sol tartışmalarda da görüyorum. İstenen şey bana göre AKP'nin
bir sol versiyonu. Emperyalizme, kapitalizme, onun politikasına karşı
durmayan bir politika. Bana göre üçüncü cephe Avrupa Birliği'ni de
eleştiren, onun kapitalist düzenini de eleştiren, emperyalizme ve
onların politikalarına karşı duran bir hareket olmak zorundadır. Sadece
rejim eleştirisi yapan değil, bugünkü neo-liberal düzenin ve içlerinde
onun ideolojisinin hegemonik hale getirilmiş olduğu sol liberal
hareketlerin de eleştirisini yapan bir cephe olmak zorundadır. Bu
İslami hareketle kırılmış bir neo-liberalizm belli ki Türkiye'de ikinci
cephenin belirleyicisi olacaktır. Sol buna karşı, bunu aşan bir
mücadele içerisinde kendini var edebilir. Muhafazakâr konuma düşmeden.


Avrupa demokrasisini aşan -çünkü bana göre Avrupa'daki demokrasi,
liberal demokrasi de çağını tamamlamış bir demokrasidir - onu aşan bir
demokrasi anlayışıyla, onu aşan bir düzen eleştirisiyle ancak üçüncü
cephe politikası başarılı olur.







Odpowiedz Zapytaj

Zamieszczone dnia 9/28/2007 1:12 PM


mustafaxx ..

Odpowiedz: mustafaxx ..
Bülent Forta

Enteresan bir ülke

Türkiye gerçekten de enteresan bir ülke. Yakın gelecekte kaderimizi
belirleyecek olan Anayasa üzerinden yürütülen tartışmalara baktığımızda
bu "enteresanlık" çok daha belirgin olarak ortaya çıkıyor.
Özgürlükleri geliştirme adına Anayasa değişikliğini gündeme getiren
hükümet aynı zamanda 301. maddenin değişmesine direniyor, apar topar
Polis Vazife ve Selahiyetler Yasası'nı değiştiriyor. Seçim Yasası,
Siyasal Partiler Yasası gibi antidemokratik hükümleri hemen herkes
tarafından eleştiri konusu yapılan yasalar karşısında da hala "lider sultası", " yüzde 10 barajı" gibi uygulamaları korumaya devam ediyor.


Oysa özgürlükçü bir Anayasa'nın olmazsa olmaz iki temel koşulu var;
katılımcılığı teşvik etmek ve iktidarı sınırlamak. Türk sağının kadim
anlayışı gereği "sayısal çoğunluğun" (milli iradenin) herşeyi
belirlemesi gerektiğine dair inanç sürdürüldüğü müddetçe özgürlükçü ve
demokratik bir rejim tanımı yapabilmek mümkün değil.


Örneğin YÖK başta onun uygulamalarının acısını yaşamış olan solcular
ve sosyalistler tarafından sürekli olarak eleştirilen bir kurum. Türban
yasağı nedeniyle "İslamcılar" tarafından eleştirilmesi ise daha
yeni bir durum. Şimdi YÖK eleştirilerinden yola çıkarak, YÖK'ün
korunmasını savunmak ve belirleyici konuma hükümeti yerleştirmek
özgürlük ve demokrasiyle bağdaşmaz.


Siyasal Partiler Yasası'na göre bir "lider sultası" öngörmek,
ardından sayısal çoğunluk nedeniyle siyasetin YÖK üzerindeki etkisini
artırmak bir arada düşünüldüğünde iktidarın maşası olan bir üniversite
düzeni yaratmak anlamına gelir. Oysa solun yıllardır savunduğu "üniversite özerkliği" çok
daha fazla özgürlükçü çok daha fazla demokratik bir taleptir.
Üniversitelerin kendi rektörlerini kendilerinin seçebileceği konusunda "kuşku" duyan bir rejim yeni bir "vesayet" rejimidir. Vasi'nin kim olacağı türünden bir tartışmanın ise anlamı yoktur.


Bu örnekler çoğaltılabilir. Ama AKP'nin Anayasa tartışmalarında "deplasmana" geldiğine ilişkin birçok kanıt vardır. Örneğin Başbakan'ın "herkes kendi işine baksın" diyerek siyaset siyasetçilerin işidir anlamına gelen sözlerinin "demokratik" bir tutum olmadığı çok açıktır. Hele hele Anayasa gibi "toplumsal uzlaşma" metni
olması gereken bir konuda toplumun çeşitli kurumlarının görüş ifade
etmesine sınırlama getirilmesini anlamak mümkün değildir.


Katılım mekanizmalarının önünü kesen, iktidarın mutlaklaştırılmasını
temel alan bir Anayasa anlayışının özgürlükçü ve demokratik olabilmesi
imkansızdır. Anayasa tartışmaları sadece siyasetçilere hele hele "iktidara" bırakılmayacak
kadar ciddi bir iştir. Sorun toplumsal muhalefetin bu tartışmalara
örgütlü ve aktif bir özne olarak katılmasının yollarını bulmaktır.


Eğer bu yapılamazsa merkez medyanın ancak magazinsel boyutta
ayrımına vardığı Şerif Mardin gibi bilim insanlarının
kavramsallaştır-maları üzerinden bir muhalefet sahne alır ki bu son
derece tehlikelidir. "Mahalle baskı"sı kavramı üzerinden tartışma yürüten kalemlerin, Hrant Dink cinayetine kadar uzanan "mahalle baskısı"nın ortaya çıkışındaki "düşünsel" sorumluluklarını gözardı etmek mümkün değildir. "Katili anlamak" üzerine yazılan yazıların daha mürekkebi bile kurumamışken şimdi onlara inanmamız için hiçbir neden yoktur.


Hangi medya-hükümet ilişkileri labirentinde oluşmuş hesapların u dönüşüyle karşı karşıyayız bilinmez ama şu "mahalle baskısı" muhalefetinin AKP'yi masum hale dönüştüren yüzünü de görmek durumundayız. Olası "radikallerini" törpüleme görevini mevcut hükümete havale etmektense, "mahalle baskısını ortadan kaldıracak özgürlükçü demokratik bir muhalefeti örgütlemek daha sağlam bir yol değil mi?


Ancak böylesi bir özgüven duygusu Türkiye'nin bir İran bir Malezya
olmasını engelleyebilir. Bir yandan 12 Eylül rejimine övgüler düzerek,
diğer yandan "katilleri anlamaya" çalışarak; sola ait ne kadar kavram düşünce eylem varsa alkış tutarak "radikal islamcılık" tehlikesine vurgu yapmak anlaşılabilir bir tutum değildir. Türkiye gerçekten de enterasan bir ülke!


BIRGÜNDEN ALINTI





Odpowiedz Zapytaj

Zamieszczone dnia 10/11/2007 11:27 AM


mustafaxx ..

Odpowiedz: mustafaxx ..

BATAĞA GİRMEYİN!


Sınır ötesi operasyon için tezkere gündemin birinci maddesi olurken, kamuoyunda savaşın çıkmaz yol olduğu sesi yükseliyor...




BU KEZ DE YARARI OLMAZ

Bazı
siyasi partiler Kuzey Irak'a sınır ötesi operasyon yapılması için
TBMM'den tezkere çıkarılmasına çalışırken, operasyonun sakıncaları da
tartışılmaya başlandı. Birçok kez denenen operasyonun bu kez de çözüme
katkı sağlamayacağını belirten kitfe örgütü temsilcileri ve aydınlar,
savaş çığırtkanlığı yapılmasını kınadılar.




TEZKERE HAZIRLIĞI BAŞLADI

Önceki
gün Başbakanhk'ta toplanan TMYK'de "Gerektiğinde sınır ötesi operasyon"
kararı alınmış ve bu yönde çalışma yapılması için talimat verildiği
ifade edilmişti. Erdoğan, dün "Tezkere hazırlıkları başladı mı?"
sorusuna, "Tezkere hazırlıkları başladı, devam ediyor" yanıtını verdi.

ELÇİN YILDIRAN - TACIM AÇIK


DTP'ye yönelik abluka artıyor

DEMOKRATİK Toplum
Partisi üzerindeki yoğun baskılar devam ediyor. 8 Eylül'de kapatılan
Gündem gazetesi yeni yayın hayatına başladığı ilk gün kapatılırken,
yurt genelinde de tutuklamalar ve sorgulamalar sürüyor.... 4 belediye
başkanı tutuklu kalacak: Aralarında Yurdusev Özsökmenler ve Cihan Sincar'ın da bulunduğu 4 belediye başkanı tutuklandı.

DTP'li
Başkan Vekili'ne tutuklama: Diyarbakır'ın Kayapınar alt kademe
belediyesinin DTP'li Başkan Vekili Hüsniye Düzel tutuklandı.

Nusaybin Belediye Başkanı ifade verdi: DTP'li Belediye Başkanı Mehmet Tanhan'ın da aralarında bulunduğu 17 kişi ifade verdi.

14 DTP'liye 2 yıl sonra dava açıldı: 14 DTP'liye 2 yıl aradan sonra 'Örgüte yardım ve yataklık yapmak' iddiasıyla dava açıldı.

Gündem
gazetesine jet kapatma: Gündem Gazetesi, 5'nci kez kapatıldı. Tekrar
yayınına başladıktan bir gün sonra bir kez daha 30 gün kapatıldı.

»Devamı


GÖRÜŞLER VE TEPKİLER

BAŞARISIZLIK SORUN YARATIR

FUAT
KEYMAN Koç Üniversitesi Öğr. Üyesi: Türkiye K. Irak'a girerse başarılı
olmak zorunda yoksa güvensizlik ve umutsuzluk hâkim olur.

TÜRK-KÜRT SAVAŞI OLUR

HATİP
DİCLE Eski DEP milletvekili: Operasyon Türk-Kürt savaşına yol açar. K.
Irak yönetimi bu operasyona izin vermez. Ordu hem PKK ile hem de
oradaki devlet güçleri ile çatışacak.

BATAKLIKTAN ÇIKAMAZLAR

HAKAN
TAHMAZ Türkiye Barışını Arıyor Meclisi Sekretaryası: Operasyon çözüm
değil, çünkü bu çatışmayla, Türkiye'nin başına büyük bir çorap
açacaktır, Türkiye o bataklıktan çıkamayacaktır.

BİR ARADA YAŞAMALIYIZ

UFUK
URAS ÖDP Genel Başkanı: Gün şiddete başvurmadan sorunlara siyasal ve
sosyal çözümler üretme, iç barışın sağlanması, bir arada yaşama
kültürünün geliştirilmesi günüdür.

BUNUN GEÇERLİLİĞİ YOK

TAYFUN
MATER Küresel BAK Sözcüsü: Sık sık aynı sorunlar yaşanıyor bugünkü
gibi, "Irak'a müdahale edelim, asalım, keselim bunları yok edelim"
deniliyor. Bu işin elbetteki geçerliliği yok.

30 KERE GİRDİK NE OLDU?

BASKIN
ORAN Ankara Üniversitesi Öğr. Üyesi: Tek bir cümle: Bugüne kadar
yaklaşık 30 kere girdik. Ve bunlardan bir tanesi de 50 bin kişiyle idi.


Agos'la dayanışma

HRANT Dink'in Reuter
Ajansı'na verdiği demeçten ve 301. maddeye karşı başlatılan kampanya
haberi nedeniyle Agos İmtiyaz Sahibi Sarkis Seropyan ve yazı işleri
müdürü Arat Dink'e açılan davaya Şişli 2. Asliye Ceza'da bugün devam
edilecek. Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi'de Agos gazetesine
destek veren bir çağrı yaptı. DurDe Girişimi, "11 Ekim'de AGOS Gazetesi
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Arat Dink ve İmtiyaz Sahibi Sarkis
Seropyan'ın yanında olalım" dedi.

BIRGÜN GAZETESINDEN ALINTI






Odpowiedz Zapytaj

Zamieszczone dnia 10/17/2007 10:46 AM


mustafaxx ..

Odpowiedz: mustafaxx ..

1995'te yakyaşık 50 bin askerle başlayan ardından 
3defalarca tekrar edilen sınır ötesi operasyonların sonuç vermediğini
artık askeri yetkililer de söylüyor. Üstelik 1995'teki Çelik
Harekâtı'nda kullanılan olanaklar ve konjonktür de mevcut değil. 0
yıllarda Kolordu seviyesindeki birlikler beraberlerinde ağır silahlar;
tank, top ve her türlü mühimmatla Irak'ın kuzeyine geçmiş ve sıcak
takip gerçekleştirmişti. Hatta Kuzey Irak'taki bazı bölgelere
ordugâhlar kurulmuş lojistik akışı Habur Sınır Kapı-sı'ndan
sağlanmıştı. Iraklı Kürtlerin bakışı çok dostane olmasa da, sıcak
çatışma ya da büyük bir karşı çıkış yaşanmamış, hatta o yıllarda Erbil
ve Süleymaniye'deki KDP ve KYB yetkileri operasyona destek vermiş,
peşmergelerler PKK ile çatışmıştı. En büyük sınır ötesi operasyonda
PKK'ya sınırlı zayiat verdirilirken lojistik destek bölgeleri tahrip
edilmişti. Peki, sonuç ne oldu? Kürt sorunun çözümü sadece ertelendi.




PKK'NIN VAROLUŞ ALANI

O yıllardan bu yana sık sık
gittiğimiz Irak Kürt bölgesinde durum artık çok farklı; hem siyasi, hem
uluslararası hem askeri olarak. Irak Kürdistanı olarak bilinen
bölgede daha güçlü, meşru ve ABD işgalinin Irak'taki tek dayanağı olan
bir yönetim var. Özerk ve Irak'tan, merkezi hükümetten giderek kopan,
Bağdat kadar kaale alınmayı bekleyen bir yönetim. 1990'h yıllardaki
peşmerge gücünün yerini, işgal sırasında Saddam Hüseyin'in ordusundan
kalan ağır silahlarla donanmış, Amerikalılar tarafından eğitilen
düzenli orduya doğru giden bir yapı aldı. Ancak henüz düzenli ordu
denilemez..


PKK silahlı olarak Kandil bölgesinde ama silahsız olanlar ve dağdan
inenler Süleymaniye, Erbil gibi kentlerde normal hayat sürüyor.
Sayıları bilinmemekle birlikte Irak Kürdistan'ına karışmış durumdalar.
Bu manzaraya ek olarak ABD, kendini güvende hissettiği bölgede bir
operasyon sonucu istikrarın bozulmasını istemiyor.




PKK'ya gelince. Son dönemde eylemlerini artıran PKK'nın
kış öncesinde örgüte moral verme amacı taşıdığı açık. Örgütten gelen
açıklamalar,"meydan okumalar" da bunu gösteriyor. Ayrıca örgütün
AKP'yi daha çok hedef almaya başladığı (Gerçi "liberal demokrat"
AKP'nin şahin, geleneksel sağ muhafazakâr yüzü bu tür durumlarda daha
net ortaya çıkıyor.), zor durumda bırakarak, askeri çözüme zorladığı da
görülüyor. Bu, seçimde zemin kaybetmenin etkisini ya da PKK'nın askeri
seçenek dışında herhangi bir varoluş alanı olup olmadığı sorularını
akla getiriyor.


Üstelik DTP'nin Meclis'e girdiği bir süreçte PKK'nın böylesi bir
zorlamaya gitmesinin, milletvekillerini sıkıştırmanın ve güç durumda
bırakmasının da anlamını çözmek gerekiyor. PKK, eylemleriyle DTP'yi
sıkıştırırken, DPT'yi yine siyaset dışına itmeye çabalayanların
ekmeğine yağ sürüyor.


PKK'nın eylemleri Türkiye'yi Irak bataklığına çekme ihtimali de
barındırıyor. Irak'a giren bir Türkiye başta ABD, AB olmak üzere birçok
çevreden tepki çekecek, bu tepki Irak içindeki gruplardan da
gelecektir. Yapılacak bir operasyonun en nazik noktası ise
Güneydoğu'dan yükselecek tepkidir.




ERBİL GERÇEĞİ

Ankara artık sadece Bağdat değil Erbil'le de
farklı düzeylerde ilişkiye geçmeli ve Irak Kürdistan'ı realitesini
kabul etmelidir. Irak Kürdistan'ı ile ilişkiye geçmeden Bağdat
üzerinden yapılan birtakım mutabakatların yaşama şansı yoktur. Çünkü
merkezi Bağdat hükümetinin ne kuzey sınırı ile ilgilenecek gücü ne de
olanağı vardır. Ankara ile Bağdat arasında imzalanan anlaşmalar Türkiye
kamuoyunu geçici olarak rahatlatmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Erbil'in onaylamadığı bir anlaşma da kuzeyde geçerli olmaz.


Aslında, denklem göründüğünden karışık. Irak Kürdistan'ı
yönetimi PKK'yı Türkiye'ye, ABD yönetimi hem Türkiye hem de İran'a
karşı koz olarak kullanıyor. Örgütün PJAK kanadı İran'a saldırılar
düzenliyor. ABD ise olası bir İran saldırısında Türkiye'nin tavrına
göre PKK'ya karşı tutumunu belirleyecek. Tüm olan bitenin ise
Ortadoğu'ya verilmek istenen yeni düzenle ilgili olduğu rahatlıkla
söylenebilir.




HERKES KAYBEDER

Yani gelişmeleri Irak ve İran'daki gelişmeler dışında ele almak doğru olmaz. PKK'da
bu gelişmelerden bağımsız değildir, ancak denklemde ona sağlanan yer
kadar oyundaki rolünü oynayabilir. Kandil'den yapılan açıklamalarda bu
satırları desteklemektedir. PKK kadrolarının bir yandan Amerikan
emperyalizmini eleştirmesi, diğer yandan ABD'nin kendilerine ilgi
göstermesi yönündeki istek ve çabası da ayrıca manidar.
Ama hep
söylediğimiz gibi Kürt sorununu kendimiz çözmeksek birileri
Ortadoğu'daki yeni oyun sahasında çözmeye çalışır ki ortaya çıkacak
olumsuz durumdan ne Kürtler ne de Türkler muaf olur.




PKK'nın silah bırakması, terör eylemlerini sona erdirmesi
dışında hiçbir çıkış yoktur. Ancak o zaman şiddeti savunanlar mahkûm
edilecektir. Aksi takdirde barış çağrıları sadece söylem düzeyinde
kalacaktır.
Silahlar konuştukça hep birlikte kaybettiğimizi
görmemek için kör olmak gerekiyor. 1995'teki Çelik Harekâtı'ndan söz
ederken bazı konularda 12 yıldır hâlâ aynı şeyleri konuşuyor olmamız ne
acı. Askeri çözümün vardığı noktayı görüyoruz. Ama umutsuz değiliz.
Mehmed Uzun'un cenazesinde Yaşar Kemal'in söylediği gibi "Ne olursa
olsun, kimler karşı koyarsa koysun, Türkiye barışa kavuşacaktır. Ben de
buna inanıyorum." Hepimizin buna inanması lazım. Bu topraklara barış gelecek er ya da geç. Başka çaremiz yok. Şiddet üzerinden Kürt sorununu irdeleyen Oya Baydar'ın yine ses getirecek son romanı Kayıp Söz'ü okumanın da tam zamanı.


ALINT BIRGÜN GAZETESI





Odpowiedz Zapytaj

Zamieszczone dnia 4/11/2008 11:50 AM


غــا غــا

Odpowiedz: mustafaxx ..

Image Hosting by Picoodle.com





Odpowiedz Zapytaj




Copyright ©2009 PerfSpot.com LLC. Wszystkie prawa zastrzeżone.
Telefon Komórkowy | Zrób PerfSpot swoją Stroną Domową | O Nas | Skontaktuj się z Nami | Zasady i Warunki | Polityka Prywatności | Odwołaj Subskrybcję | Problem Bezpieczeństwa i Porady | Artykuły | Oferta Reklamowa | Sugestie