PerfSpot Company Logo

Login / Join Now



Forum Topic
DEVRIMCI YOL/Revolutionary Way > UNTAMADIKLARIMIZ > IBRAHIM SEVIMLI ALI DAYI

Posted on 4/17/2008 2:28 PM


mustafaxx ..

rahim Sevimli. 1980 öncesi öğretmen mücadelesi içinde yer aldı. 12 Eylül sonrası Devrimci Yol içindeki tartışmalarda önemli bir isim oldu. 10
Şubat 2002'de Almanya'da yitirdiğimiz İbrahim Sevimli (Ali Dayı) ile
İnönü Alpat'ın 'Randevuyu Dağa Verdik' isimli kitabında yer
alan röportajını yayınlıyoruz. 

-12
Eylül sonrası Devrimci Yol'un geleceğini belirleyecek tartışmalarda
taraf oldunuz. Bir kısım tartışmalar sizin isminiz etrafında döndü. 12
Eylül'den başlayarak yurtdışında kurulan FKBDC'nin kurulmasına kadar
geçen süreyi ve cephe girişimini sizden dinlemek istiyorum. Böyle bir
cephe örgütlenmesine neden ihtiyaç duyuldu? Devrimci Yol, cephe ile
belirlenen siyasi rotayı hayata geçirebilicek güçte miydi? 12 Eylül'e
karşı silahlı bir direniş hareketinin gerçekleştirilebilme şansı var
mıydı?


-İlk soruyu kendi içinde tasnif ederek yanıtlayacağım.


a) Avrupa'da
yaşayan eski Devrimci Yolcular arasında hem geçmişte hem de şimdi
cereyan eden tartışmalarda benim taraf olduğum doğrudur. Bunun kadar
doğru olan başka bir şey ise, Taner ve çevresiyle bizim aramızda ortaya
çıkan fikir ayrılıklarını suni bulan, önemsemeyen veya iki taraftan da
olmama kaygısıyla sonuçta hareketin aleyhine olacak tavır alanların da
var olmuş olduğudur. Bir başka doğru ise, Türkiye'deki eski DY'liler
arasında belli bir süredir devam eden tartışmaların, geçmişte Avrupa'da
yapılanların genişletilmiş şekli olduğudur. Gerçekten de
Türkiye'dekiler, Avrupa'da bölünmeye sebep olmuş konuları da kapsayan
sorunlar etrafında belli bir süredir açık ya da örtük -ama çoğunlukla
örtük- bir tartışma yapıyorlar ve de taraflaşıyorlar. Öyle ki,
cezaevinde ya da dışarıda iken, «yurtdışındaki ayrılık ve sorunlar
Türkiye'ye taşınmasın» diyenlerin bir kısmının (sanki fikir
ayrılıklarının mekanı varmış gibi) gizli birer sivil toplumcu olduğu
ortaya çıktı. Kimileri bunu radikal görünümler arkasında yapıyorsa da
böylelerinin cümlelerinin altını kazıyınca, ya da yaptıklarına bakınca
Taner etkisi kendini hemen ele veriyor. (Ne güzel değil mi, Taner,
sadece fikirleriyle değil fizik varlığı ve pratiğiyle de Türkiye'de.


Geçmişte benim
çevremde yeralmış olanların bazılarıyla, kendilerini «tarafsız» ilan
edenlerin çoğu, Taner'i «Türkiye'yi unutmakla» suçlamışlardı. Hayat
böylelerinin aramızdaki ayrılığın özünü anlamadıklarını kanıtladı.
Taner, herkesten fazla «Türkiyeci» çıktı. Keskin «Türkiyeci»
geçinenlerin bir kısmı Türkiye'deki eski DY'lilere bir şey yapmıyorlar
diye bağırıp-çağırdıktan sonra siyaseti bıraktı. Bir kısmı ise
Avrupa'da tek «siyasi» faaliyet olarak Türkiye'de yayınlanan dergileri
dağıtıp satıyor. Bunların bazılarının sattığı dergide yazılanlardan
bihaber olmak, hatta derginin görüş ve politikalarına karşı olmak gibi
gariplikler sergilediklerini geçerken belirtmekte yarar var. Eski
DY'liler dahil Türkiye'deki solcular, Avrupa'da kendileriyle ortak
idealleri paylaşan, yaşadığı yerde bunların mücadelesini veren,
karşılıklı dayanışma içinde olan insanlar ve örgütlü ilişkiler değil,
benzer şeyleri düşünüp düşünmediklerine ve ne yaptıklarına bakmaksızın
dergi dağıtıp satacak, istedikleri parayı gönderecek insanlar, çevreler
ve örgütçükler arıyor. Bunca olup bitenden sonra ne yazık!...)


b) Ben, Askeri
mahkemede «MK üyesi olmak»la yargılanan arkadaşların Ocak '81'de
yakalanmalarından sonra Türkiye'de kalmaya ve birşeyler yapmaya
çalıştım. Bazı denemeleri ve işleri saymazsam, kaçıp saklanmaktan başka
yapabileceğim bir şey kalmadığını gördüğüm için '81 yazında Avrupa'ya
çıktım ve kendimi yürüyen işlerin içinde buldum. Bunlar, bir cephe
oluşturmak yönünde çeşitli grup ve kişilerle sürdürülen görüşmelerle
DY'nin yeniden toparlanmasına yönelik faaliyetlerdi. Özellikle Devrimci
Yol'un yeniden toparlanması hedefi, herkeste yeni bir umut ve heyecan
yaratmıştı. Solun birliği ise zaten bizim gündemimizdeydi. Nitekim,
darbeden önce DY'nin bu yönde çeşitli girişimleri olmuş fakat bunlar
başarıya ulaşamamıştı. Almanya'ya geldiğimde Taner Akçam'la o sıradaki
Devrimci İşçi yönetiminden bazı kişiler, cephe oluşturmak yönündeki
girişimlerini ve ulaştıkları sonuçları aktardılar. Anlatılanlar çeşitli
grupların içinde yeraldığı bir birliğin olanaklı hale geldiğini
gösteriyordu. Ve tabii ki sevindiriciydi.


1982'nin yaz
aylarında cephe kuruldu. Bu gruplardan ibaret bir cephe, ya da başka
türlü bir birlik ihtiyacı, bizlerin ve başkalarının 12 Eylül rejimine
karşı mücadele etme isteğinden kaynaklanmaktaydı. Ne yapılacağı
konusunda farklılıklar ve belirsizlikler var olmakla birlikte bir çok
grup ve kişi faşizme karşı birlikte bir şeyler yapmanın gerekliliğini
ve zorunluluğunu kavramıştı.


c)Cepheyle
belirlenen siyasi rotayı bizlerin gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği
meselesine gelince: Açıkça söylemek gerekirse, o sırada, cephe
platformunda belirlenen siyasi rotayı hayata geçirip geçiremeyeceğimiz
üzerine kafa yormuyorduk. Böyle bir şeye ihtiyaç duymuyorduk. Çünkü
bunları başaracağımızdan emindik. Kaldığımız yerden devam
edebileceğimizi düşünüyorduk. (Kaldığımız yerin darbe öncesine ait
dönem ve şartlar olduğunu belirtmem gerekiyor.)


Türkiye'nin 12
Eylül 80 darbesi ile sokulduğu yeni rotanın, toplumun o sıralardaki ruh
hali ve eğilimlerinin, mevcut güç dengelerinin, kendimizin ve diğer
grupların durumunun gerçekçi bir tahlilini yapmamış olmamız bir yana,
merkezi yapısı, bölgelerde ve alanlarda yatay-dikey örgütlülükleri
bulunan ve de mücadele halinde olan bir örgüt gibi hareket ediyor, ya
da etmek istiyorduk. '82'de Türkiye dışında bir «Yürütme Komitesi»nin,
daha ötesi askeri «kurumlar»ın vb. kurulmuş olduğu doğruydu. Ancak,
Türkiye dışında kurulan yapıları ve belirlenen politikaları Türkiye
içinde anlamlı kılacak karşılıklar (toplumsal muhalefet, kitle
psikolojisi, mücadele, kadro, örgüt vb.) bulunmamaktaydı. Birçok insan
saklanma telaşındaydı. şüphesiz şehirlerde ve kırlarda hala
örgütlülüğünü koruyanlar vardı. Fakat bunlar kendi başlarına idiler,
daha önemlisi, başka bir Türkiye konjonktürüne göre oluşmuşlardı.
Bunların darbe sonrasının şartlarına uyumu ve yeniden siyaset
yapılabilir hale gelmeleri, başka şeylerin yanısıra zamanı, yeni
politikaları ve yeni örgütlenme modellerini gerektiriyordu. Ortada DY
diye bir şey kalmadığı gibi kitle hareketi de yoktu. Adeta bir bozgun
yaşanıyordu. (Okurun, o sıralar bunları niçin görememiş olduğumuzu
anlaması için biraz sabretmesi gerekecek.)


Ne var ki,
çeşitli bölge ve şehirlerden arkadaşların bir kısmının kendileri,
bulundukları alan ve yaptıkları işler hakkında anlattıkları ile
(bunların abartılı oldukları daha sonra açığa çıktı) bizlerin
zihnindeki sahici olmayan Türkiye resmi birleşince, DY'nin
toparlanması, cephe kurmak, cuntaya karşı silahlı direniş örgütlemek
gibi politikalar, kolayca başarılabilecek işler olarak görülüyordu.
Sanırım bazı şeylerin yanlış yapılmasına sebep olanların başında bu
gelmekteydi. Kendisi ile ulaşmak istediği kişi, çevre, grup ve
toplumsal kesitler hakkında doğru bilgi sahibi olmayan, daha ötesi
haddinden fazla iddialı olan bir yapının (şu sözler o sıralar
«Yürütme»deki bazı kişilerin ağzından sıkça duyuluyordu: «öncekilerin
yapamadığını biz yapacağız») yanlış yapması kaçınılmazdı. Öte yandan o
sıralar, sanki halkta cuntaya karşı güçlü bir mücadele eğilimi var,
kitleler bir kıvılcım bekliyor gibi düşüncelerin bizlerin üzerinde
etkili olduğunu sanıyorum. Oysa, kitlelerdeki ruh hali başkaydı. Kimi
DY'lilerle başka gruplardan insanlar, cuntaya karşı her şekilde
mücadele etme azminde olduklarını hayatlarını ortaya koyarak
göstermekteydiler. Fakat kitleler, en azından dünün anti-faşistleri,
yapılanların ve önerilerin peşinden gitmiyordu.


Buraya kadar
söylediklerimle diğer sorulara vereceğim cevapların daha anlaşılır
olması için kalın çizgilerle de olsa o sıradaki topluluğumuzun bir
resmini çizmem gerekiyor: Cephe, DY'nin toparlanması gibi politikalara
ve bunların yaslandığı fikirlere karar veren, onaylayan ya da
onaylanmış gibi görünen o dönemdeki insan topluluğu her bakımdan
karmaşık özelliklere sahipti. Farklı fikirler, eğilimler ve tercihler
söz konusuydu. Fakat bunlar çok belirgin olmadıkları gibi açıktan ifade
edilmiyordu da. En başta genel bir güvensizlik vardı. Operasyonların
sonuçlarının, özellikle de yakalananların çözülmesinin şoku, öteki
etkileri bir yana, insanları başkalarına karşı mesafeli durmaya
sevkediyordu. Bir çok insan, olup bitenleri açıklayamamak, hangi
politikanın doğru olacağını bilememek, kişisel olarak ne yapacağına
karar verememek gibi bir açmazın içindeydi. şüphesiz kafası açık
olanlar vardı ve bu sayede onlar belli üstünlüklere de sahip
oluyorlardı. Hele böylelerinin bir de örgütlü ilişkileri varsa, söz ve
karar onların idi. (O sırada örgütlü olan ya da öyle görünen iki alan
vardı: Almanya ve kırsal kesim. Ayrıca, yine o sıralar, fikirleri ve
yaptıkları doğru ya da yanlış, kafası açık olanların başında Taner
geliyordu. Politika yapış tarzındaki malum kıvraklıkla birlikte ele
alındığında bu, ona büyük bir avantaj sağlıyordu. Ayrıca o, «Merkez
Komitesi»nin yakalanmayan tek üyesi olarak düşündüklerini uygulamaya
koyma bakımından herkesten daha şanslıydı ve bu şansını tepe tepe
kullandı. Kırsal kesim temsilcisi arkadaşların da «silahlı mücadele»
konusunda kafalarının açık olduğunu belirtmek durumundayım.)

Bir
kısım arkadaş, geçmişin muhasebesini yapmadan yeni işlere girişmenin
yanlış olduğunu düşünüyordu. (Böylelerinin çoğu, geçmiş tartışmasından
sadece, «örgütü bu duruma düşürenlerden» hesap sormayı anlıyordu.) Buna
karşılık bir kısım arkadaş ise, geçmişin üzerinde fazla durulmasının
yararlı olmadığını düşünüyordu. Bazıları belli bir hazırlıktan sonra
geri dönüp bir şeyler yapma kararındayken bazıları Suriye'den Avrupa'ya
geçmeye, eğer Avrupa'da iseler burada kalmaya eğilimliydiler. Umutlu,
mücadele azmiyle dolu ve iyimser olanların yanısıra, umutsuz, bezgin ve
karamsar olanlar vardı. Lakin, bu tabloda olumsuz unsurlar olarak duran
özellikleri temsil edenler, düşünce, tercih ve kararlarını açıktan
ifade etmiyor ya da edemiyorlardı. Bunda, kararsızlığın, kendine
güvensizliğin, belirsizliğin, dışlanma korkusunun, pişmiş aşa soğuk su
katma kaygısının payı olduğunu sanıyorum. Gerçekten de hiç kimse,
yürüyor gibi görünen işlere çomak sokan insan olma pozisyonuna düşmek
istemiyordu. İkili-üçlü sohbetlerde, operasyonlar sırasında ve
sonrasında büyük zorluklar çektiklerini, sempatizanların ve halkın
kendilerini barındırmaktan bile kaçındığını anlatanlar, yeniden örgüt
olmak, silahlı mücadele vermek, cephe oluşturmak gibi konuların
tartışıldığı toplantılarda düşüncelerini açıklamaktan genellikle
kaçınıyorlardı. Yapılanları ve tasarlananları doğru bulanlardaki
herşeyi sorgulamadan benimseme tutumu ile az önceki tavır birleşince,
ortaya, Taner'in (daha sonraları ise «Yürütme»nin önerdiklerinin
onaylandığı biçimde yorumlanacak bir sonuç çıkıyordu. (Gerçi itiraz ve
tartışma oluyordu, ama sonuçta yine yönetimin dediği oluyordu. O sırada
«örgütümüz» acaip işliyordu!...)





Reply Quote

Posted on 9/19/2008 7:48 AM


isabel sonay

Response to: mustafaxx ..

ARKDAŞLAR ÇOK ŞEYLERİ UNUT TU BU ÜLKEDE İNSANLAR KİŞİLERİN ANMAK DEĞİL ONLAR BU ÜLKE İÇİN NE YAPTIKLARI BİLMEK HERKES KENDİ DERDİNE DÜŞTÜ KAFALARIMIZ KUMA GÖMDÜK BU ÜLKEDE 3 TİP İNSNA VARDI ŞİMDİ O ÜÇ TİP İNSAN KALMADI BU ÜLKEDE BİZ 80 YAŞARKEN KONUŞTUKLARIMIZ VE TARTIŞTIKLARIMIZ BUGÜN ÖNEMÜZE GELDİ KONDU HİÇDE BİR ŞEY YAPILMIYOR DÖNEM BAŞKALARININ BİZLER ACININ EN BÜYÜNÜĞÜNE EN ÇOK ÇEKENLERDENİZ AMA UNUTUYORUZ.




Reply Quote




Copyright ©2009 PerfSpot.com LLC. All rights reserved.
Mobile | Make PerfSpot your Home Page | About Us | Contact Us | Terms & Conditions | Privacy Policy | Unsubscribe | Safety Concerns and Tips | Articles | Advertise with Us | Suggestions