PerfSpot     
Login / Join Now        International







About Quo Vadis



Quo Vadis’e hoş geldiniz.

 

Serbest kürsü niteliğindeki Quo Vadis adlı grubumuzda sansürsüz, otosansürsüz, süperegosuz olarak her konuda, her türlü katkılarınız bizi hoşnut edecektir.

Güzel paylaşımlarla çoğalmak umudu ve dileğiyle…

 

Wellcome to our independent platform group Quo Vadis.

 

 

Proletari i vsex stran i ugnetyonnıe narodı, soyedenyaytes!

(Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar, birleşin!)

 

“İnsanların var oluşlarını belirleyen bilinçlilikleri değildir. Tersine, toplumsal var oluşları bilinçliliklerini belirler.”

Karl Marks

 

“İnsanların dünyasının değersizleşmesi, nesnelerin dünyasının değer kazanması ile orantılı olarak artar.”

Karl Marks

 

“Bu açgözlülük ve para hırsı ortamında, bir tek insanca duygu ya da görüşün lekelenmeden kalması olanaksızdır.”

Karl Marks

 

“Kapital iktidarda kaldıkça, değil yalnız toprak, değil yalnız insan emeği, değil yalnız insan kişiliği, değil yalnız vicdan, değil yalnız aşk, değil yalnız bilim, her şey, her şey kaçınılmaz olarak alınıp satılacaktır.”

V. İ. Lenin

 

“Paranın egemen olduğu bir toplumda, emekçilerin yoksulluk içinde kıvrandığı, bir avuç zenginin de onların sırtından asalaklık ettiği bir toplumda gerçek özgürlük olamaz.”

V. İ. Lenin

 

“Makul kişiler kendilerini dünyaya uyarlarlar; makul olmayanlar ise dünyayı kendilerine uyarlamakta ısrar ederler. Bu nedenle tüm ilerlemeler, makul olmayanlar sayesinde gerçekleşir.”

G. Bernard Shaw

 

“İnsanın en paha biçilmez varlığı hayatıdır. Hayat bir kez verilir insana ve bu hayatı öyle yaşamalı ki, hiçbir amacı, anlamı olmadan yaşanan yıllar için insan utanç duymasın, miskin, pis pis heveslerle geçen günler için insanın yüzü kızarmasın ve hiç değilse ölürken kendi kendine diyebilsin ki: 'Ben ölümümü, bütün gücümü dünyada en mükemmel olan şeye, insanlığın özgürlüğe kavuşması için mücadeleye adayarak yaşadım.”

Nikolay Ostrovskiy








Albums
View All


New Album (3)

5/21/2007





Members
View All







Videos: Quo Vadis
View All







Forums
Create New Forum


ForumsTopicsRepliesLast Post

Laing
''Düşündüğümüz bildiğimizden çok daha az. Bildiğimiz sevdiğimizden çok daha az. Sevdiğimiz var olandan çok daha az. Böylece, gerçekte olduğumuzdan çok daha az kendimiziz.'' “İnsanlar bugün kişi olabiliyorlar mı? Bir adam bir başka adamla ya da kadınla birlikteyken kendi gerçek kişiliğiyle mi orada? '' Kişisel bir ilişki nedir?” gibi iyimser bir soru sormadan önce, kişisel bir ilişkinin mümkün olup olmadığını veya halihazırdaki durumumuzda kişilerin mümkün olup olmadığını sormamız gerekir.'' ''Eğer yaşantımız tarumar edildiyse, kendi benliklerimizi kaybetmişizdir.'' ''Makineler çoktandır insanların insanlarla kurduğu iletişimin daha iyisini kendi aralarında kurar olmuşlardır. Durum ironiktir. İletişim üzerine giderek çoğalan ilgiye rağmen iletişim kurulacak ne kadar da az insan var.'' ''İnsanoğulları kendilerini öylesine vahşileştirmişler, öyle bayağı ve işe yaramaz bir hale gelmişlerdir ki, kendi değersizliklerinin farkında değildirler.'' R. D. Laing
12When: 9/13 1:37a

In: Lainq

By: ...... ///

NIETZSCHE
Solucandan insana dek yol aldınız ve sizde çok şey daha solucandır. Maymundunuz bir zamanlar ve şimdi bile insan, her maymundan daha maymundur. (...) Evet, kirli bir ırmaktır insan: Kirli bir ırmağı içine alması ve bozulmadan kalması için deniz olmalı kişi. (...) Yaşayabileceğiniz en büyük şey nedir? Büyük horgörme saatidir. Mutluluğunuzun bile size iğrenç geldiği saat ve usunuzun ve erdeminizin. (...) Yoldaşlar arar yaratıcı, cesetler değil ve sürüler ve inançlar değil. Yaratma arkadaşları arar yaratıcı, yeni levhalara yeni değerler kazıyanları. (...) Varacağım ereğime, ben kendi yolumu yürüyorum; duraklayanların ve geride kalanların üzerinden atlayacağım. Benim ilerleyişim, onların batışı olsun böylece! (...) Ah! En yüksek umutlarını yitiren soylu kişiler tanıdım. Derken bütün yüksek umutlara karaçaldılar. Gelgeç hazlar içre arsızca yaşadılar derken, erekleri günün sınırını pek aşmaz oldu. "Ruh, şehvettir de," - böyle diyorlardı onlar. Derken kırıldı ruhlarının kanatları; ve ruhları şimdi yerde sürünüyor ve kemirdiği her şeyi kirletiyor. Eskiden kahraman olmayı kurarlardı; şehvet düşkünü oldular şimdi. Kahraman üzgü ve yılgıdır onlarca. Fakat sevgim ve umudum hakkı için yalvarırım sana: içindeki kahramandan yüz çevirme! En yüksek umudunu kutsal tut - Böyle buyurdu Zerdüşt. (...) Kendi düşmanınızı aramalısınız, kendi savaşınızı açmalısınız, ve kendi düşünceleriniz uğruna! Düşünceleriniz yenilse bile, dürüstlüğünüz zafer çığlığı atmalıdır bunun için! (...) Size katı yürekli diyorlar: ama yüreğiniz katıksızdır ve ben sizin içtenliğinizdeki utangaçlığınızı seviyorum. Siz yükselişinizden utanıyorsunuz, başkalarıysa inişlerinden utanıyorlar. (...) Hayat sevginiz, en yüksek umudunuza beslediğiniz sevgi olsun; en yüksek umudunuz da, en yüksek hayat düşünceniz olsun! (...) Seni dar gönülleriyle çok düşünürler, - hep kuşkulanırlar senden! Çok düşünülen her şey, kuşkuyla düşünülür. Seni erdemlerin yüzünden cezalandırırlar. Yürekten bağışladıkları ancak yanlışlarındır. (...) Sen onlara yumuşak davranırken dahi, kendilerini horgördüğünü sanırlar; ve senin iyiliğini gizli kötülüklerle öderler. Senin sessiz gururun onların beğenisine hep aykırıdır; bir kez olsun hafiflik etmek alçakgönüllülüğünü gösterirsen, sevinirler. (...) Senin önünde kendilerini küçük bulurlar ve alçaklıkları sana karşı bir görünmez öç içre parıl parıl yanar. (...) Çamur var gönüllerin ta dibinde; ne yazık! ruh da varsa çamurlarında! Keşke yetkin olsaydınız, - hayvan olarak hiç değilse! Fakat hayvanlara vergidir suçsuzluk. (...) Şunlar kendilerini tutarlar, doğru; fakat yaptıkları her şeyden, şehvet denen kancık it kıskanç kıskanç sırıtır. (...) Namusu güç bulanları, namustan caydırmalı; cehenneme götüren yol olmasın diye, - çamura ve gönül azgınlığına. (...) Gerçek sularına, kirli olduğu zaman değil, sığ olduğu zaman girmek istemez gören kişi. Friedrich NIETZSCHE
413When: 9/13 1:17p

In: NIETZSCHE..

By: bittersweet love

HEP BİR YERLERE, BİR ŞEYLERE YETİŞME TELAŞIN
HEP BİR YERLERE, BİR ŞEYLERE YETİŞME TELAŞINDASINIZ DEĞİL Mİ? Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi? Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"... Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar... Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi. Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum! Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini? Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını? İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza? Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız? Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir? Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman? Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını? Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında? Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda? Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor? Müşfik KENTER
32When: 9/02 2:41a

In: TEMBELLİK HAKKI

By: ...... ///

Pink Floyd
Pink Floyd, İngiliz progresif ve psychedelic rock grubu. 1965 yılında Syd Barrett(gitar), Roger Waters(bas gitar), Nick Mason(Davul) ve Richard Wright(Keyboard) tarafından kurulmuştur. Syd Barrett grubun kurulduğunda Sigma 6 olan ismini iki blues ustası Pink Anderson ve Floyd Council'in isimlerini birleştirerek "The Pink Floyd Sound" olarak belirlemiştir. İlk kurulduğunda grupta Bob Klose adlı bir gitarist daha bulunmaktaydı ancak daha sonra müzikal farklılıklar yüzünden gruptan ayrıldı. Arnold Layne single'ı ile müzik dünyasına girdiler. İlk albümleri The Piper at the Gates of Dawn bir şarkı dışında tamamen Barrett imzalıydı. Kompleks bir sound'a sahip bu albümden sonra 1969 yılında Syd Barrett'in yaşadığı uyuşturucu sorunları ve şizofreni hastası olması nedeniyle gruba David Gilmour(gitar) katılmıştır. A Saucerful of Secrets grubun beş kişi ile yayınladığı tek albümdür. Ancak Barrett, sadece Jugband Blues adlı şarkıyı yazmış ve Remember A Day'de gitar çalmıştır. Sorunlarının artmasıyla sadece söz yazarı olarak grupla anlaşan Syd daha sonra gruptan ayrılmıştır 4 kişi kalan Pink Floyd 1969'da ilk iki LP'lik albümleri Ummagummayı çıkarmışlardı. İlk LP'si 4 tane canlı performanstan ikinci LP ise grubun solo çalışmalarından oluşmuştu. Daha sonra çıkardıkları Atom Heart Mother,Meddle ve Obscured By Clouds ile grupça psychedelic müziğin en güzel örneklerini vermişlerdi. 1973 yılında çıkardıkları Dark Side Of The Moon adlı albüm 40 milyondan fazla satarak dünyanın en çok satan rock albümü olmuştur. Bu albümle beraber grubun basçısı Waters'ın grupta egemenliği daha ön plana çıkmıştır. Dark Side Of The Moon'dan 2,5 yıl sonra 1975 yılında 6 ay süren bir stüdyo çalışmasının ardından Wish You Were Here piyasaya çıktı. Albümde yer alan Shine On You Crazy Diamond Barrett'ın anısına yapılmıştır. Bu albümden sonra Pink Floyd çalışmalarına iki yıl ara verdi. 1977' de yine bir Harvest yapımı olan Animals'ı piyasaya çıkardılar. George Orwell'in ünlü eseri Hayvan Çiftliği'ne nazireten, çeşitli kişilik yapılarının birer hayvan olarak sembolize edildiği albüm oldukça ilgi çekti. Aynı yıl haziran ayında bir ABD turu yaptılar. Animals' ın ardından 1979 yılında piyasaya çıkan The Wall, Pink Floyd'un bir diğer önemli albümüdür. Bu albümde "Pink" adındaki bir karakterin doğumundan itibaren olan süreç incelenmiş, savaş, babaya duyulan hasret, eğitim sistemi, aldatma gibi konular işlenmiştir. Aynı ismi taşıyan bir filmi de vardır. 1983'te, The Wall'dan artan parçalar ile yapılan The Final Cut, aynı zamanda grubun bir kriz içerisinde olduğunun açık göstergesi olmuştur. Roger Waters'ın, Richard Wright'ın albümde çalmasına izin vermemesi ve Nick Mason'ın albümdeki bazı parçalarda çalmasını istemeyişi sonucu Richard Wright gruptan ayrılmış, David Gilmour da sadece tek parça seslendirmiştir. Bir süre sonra Roger Waters ile David Gilmour arasındaki anlaşmazlık sonucu Roger Waters grubu terk etmiştir. 1983'ten sonra 1994'e kadar grup elemanlarının solo albümleri yayınlamakla beraber, 1987 yılında Roger Waters olmadan yaptıkları ilk albüm olan A Momentary Lapse of Reason piyasaya çıktı. Ancak Roger Waters'ın grubu dava edeceği yönündeki tehditleri sonucu, albümde Pink Floyd adı altında sadece David Gilmour ve Nick Mason çalmış, Richard Wright ise albümde çalan diğer sanatçılar arasında gösterilmiştir. 1994'te David Gilmour, Wright ve Mason The Division Bell albümünü yayınladılar. Bu albüm çıkışından iki hafta sonra ABD' de 1. sıraya yükseldi. Pink Floyd aynı yıl içinde iki CD'den oluşan Pulse adlı konser albümünü çıkardı. 1981 yılındaki Earls Court (Londra) konserinin ardindan bir daha sahnede birlikte görülmeyen grubun orijinal kadrosu, 2 Temmuz 2005 tarihinde Londra Hyde Park'ta düzenlenen Live 8 yardım konserlerinde bir araya geldi ve "Breathe", "Money", "Wish you were here" ve "Comfortably Numb" parçalarını canlı olarak çaldı. Grup kurucularından Syd Barrett, 7 Temmuz 2006'da hayatını kaybetmiştir.
11When: 10/04 11:11p

In: ALBÜMLERİ

By: Mısralarda Saklı

OHA OLDUK!
OHA OLDUK! Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan en biricik araçtır ve bu özelliği nedeniyle de kuşkusuz en önemli kurumdur. Tarihsel akış içerisinde bilginin taşınmasını olanaklı kılarak, birikim yoluyla uygarlıkların oluşmasını; insanlar arasındaki iletişimi düzenleyerek de sağlıklı toplumsal yapılar içinde yaşanabilmesini sağlayan tek olanak, dildir. Bir insan topluluğunu uzun vadede zayıf düşürmek isteyenler, bu nedenle, önce o toplumun diline saldırırlar. Elbette, bu saldırıyı görüp görmezden gelenlerin yaşadığı ülkelerde başarılı da olurlar. Bilimde, teknolojide, sanatta gelişmişliği tartışılmayan, yani kimsenin yan gözle bakmaya bile cesaret edemeyeceği toplumlar dikkatle incelendiğinde, oldukça ciddi bir dil bilinciyle karşılaşılır: İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya… örnekleri herhalde fazlasıyla yeterlidir. Şimdinin süper gücü Japonya’nın, atom bombasıyla yerle bir oluşunun üzerinden kaç yıl geçti ki daha? Mucizenin sırrı, yerin yedi kat dibinde değil; birkaç paragraf aşağıda öylece duruyor. Peki, dil bilinci noktasında, dikkati kendimize yoğunlaştırdığımızda görülen manzara ne? Üzücü de olsa, canımızı da yaksa; görmek, söylemek, yazmak gerekiyor: Yangın büyük… Özellikle son çeyrek yüzyılda, dil alanında, aklın mantığın sınırlarını aşacak boyutta bir duyarsızlık yaşanmakta coğrafyamızda ve eli kolu bağlı seyrediyoruz bu korkunç manzarayı. Yüzyıllar öncesi dilimize yönelen Arapça, Farsça, ardından Fransızca ve nihayet İngilizce akınını öylece seyrettiğimiz gibi. Duyarsızlık, korkunç; seyirci kalmak, daha da korkunç. Seyirci kalmak, suça ortaklıktı hani? .. Bulduğumuz her yükseltiden kendilerine seslenmeyi, onlara değerli emanetler bırakmayı çok sevdiğimiz gençlerimiz, gündelik yaşamlarını 200-300 sözcükle sürdürüyorlar. Binlercesi dururken ve onlarla Yunus’umuz, Karacaoğlan’ımız, Nazım’ımız, Yaşar Kemal’imiz ve daha nice ustamız ölümsüzleşmişken, binlercesinin içinden topu topu 200-300 sözcük. Aşkını, özlemini, korkusunu, umudunu, coşkusunu, öfkesini… aynı 300 sözcükle nasıl anlatabilir ki bir insan? .. Ya da bunca farklı duygu-düşünce nasıl aynı sözcüklerle anlatılabilir ki? .. Aslolan insanın mutluluğu değil midir bütün öğretilerde? Kendini anlatamayan; beynini, yüreğini sözle açamayan insan (hele de bir genç) nasıl mutlu olacak? Gençlerimizin popüler ifadeleri, bu çözülmeyi anlatmaya fazlasıyla yeterli. Bu ifadeleri, onlara yüklenen anlamı da bir parça irdeleyerek örneklemeli belki… Bir beğeni ifadesi: “Kazağın ‘manyak güzel’ abi! ” Manyak? Güzel? Bu iki söz birbiriyle nasıl ilişkilenebilir ki? Abi, seslenişindeki bayağılık da cabası işin. Bir kalabalık/doluluk ifadesi: “Ev ‘full dolu’ Muti’cim.” Full zaten dolu demek. Cümle, gereksiz yere fullenmiş olmuyor mu böyle. Asıl cümleler “full dolu Muti’cim”, gereksiz bir yığın sözle, sesle… Bir betimleme ifadesi: “Arka fondaki sonbahar manzarası ultra güzeldi.” Eee! Fon zaten arka demek…’Ultra güzel’ oluyorsa ‘viyole güzel’ de olur mu ki? ... Bir şaşırma ifadesi: “Filmin bir sahnesi vardı, hepimiz ‘oha olduk’ yani.” Oha artık! .. Bu da mı gelecekti başımıza? Oha olunca, ne hale gelmiş oluyor ki insan? ... Bir sessiz kalma ifadesi: “Duyduğum sözlerden sonra ‘sus geldi’ bana.” ‘Kal gelme’ ve ‘böö gelme’ gibi gelme çeşitleri de var ayrıca.. Pırıl pırıl bir delikanlı kız arkadaşını sinemaya nasıl davet eder? Filmlerde vardı eskiden, hani hâlâ buruk bir hüzünle izlediğimiz siyah beyaz filmlerde: Delikanlı, en güzel giysileri içinde ve şiirsel sözlerle iletirdi davetini; sevimli bir utangaçlıkla. Sonra filmler ve yaşam renklendi; ama biz, kaybettik asıl renklerimizi, asil renklerimizi: Siyahı ve beyazı… Şimdiki bir delikanlının kız arkadaşını sinemaya daveti de şöyle: “Hadi lan! Sinemaya gidelim.” Lan (!) ne demeli ki şimdi sana? .. Ve daha sayısız örnek. Acı. Ekildiğini gördüğümüz, seyrettiğimiz ve şimdi meyvesini topladığımız bir acı. Suç kimin? Herhalde en son, günah keçisi yaptığımız çocuklarımızındır… Büyüklerimiz de uydu renklenen yaşama ve dile: ‘Kapalı spor salonu’ diyor büyükler. Sanki açık salon olurmuş gibi. ‘Spor salonu’ desek yetmez miydi? Koca koca televizyonlarda söyleniyor ve büyükler (futbolu çok severiz ya) tekrarlayıp duruyor: “Maçtaki pozisyonları ‘ağır çekimde’ yeniden izledik.” Sanki kameraman ağır ağır çekiyor o pozisyonları... Ağırlaştırılan şey, gösterim değil mi? O halde ‘ağır gösterim’ neden demiyor büyüklerimiz? Bakın bakalım inşaatların duvarlarına, ne yazıyor: “İzinsiz inşaata girilmez.” Sanki izni alınan inşaata girebilirmişiz ve kafamıza bir tuğla düşmezmiş gibi. İzin inşaatla mı ilgili ki? “İnşaata izinsiz girilmez.” yazsalar olmaz sanki büyükler… Başka bir tabelada şunu sıkça görmüyor musunuz: “Ağrısız kulak delinir.” Ağrı kulakla mı ilgili, ağrılı olsa delinmez miydi? “Kulak ağrısız delinir.” demez ama nedense büyükler. “Oğlum, ilk aklına geleni söyleme.” diyor biri. Sanki çocuğun ‘ilk aklı, ikinci aklı, üçüncü aklı…’ varmış gibi. “Oğlum, aklına ilk geleni söyleme.” dese, çocuk da doğru öğrenecek dilini oysa. Büyüklerin yanlışları da saymakla bitmez. Büyükler anadili, analarından öğrendikleri gibi mi aktarıyorlar çocuklarına ki kolaycılığa kaçıp gençleri suçlayalım ve kurtulalım illetten? Peki, bunca acıklı bir tablo varsa ve buna kafa yormak gerekiyorsa, acaba asıl nereye odaklanmalı? Çok net aslında odak. Bazı istatistik bilgiler, haykırıyor aslında yaranın nereden kanadığını ve doğal olarak nereden iyileştirilebileceğini: Japonya’da yılda kişi başına 25 kitap, Avrupa’da ortalama 10 kitap okunurken, Türkiye’de 10 kişiye yılda “1” kitap düşüyor. Öğrencilerimizin %6’sı hiç kitap okumuyor, %59’u son bir yılda çıkan hiçbir kitaptan haberdar değil. (Büyüklerin haberdar olduğu sonucu asla çıkmaz buradan) Yaklaşık 7 milyon nüfuslu ve yokluklar içinde boğuştuğunu düşündüğümüz Azerbaycan’da kitaplar ortalama ‘100 bin’ basılırken, AB üyesi olmaya hazır(!) 70 milyonluk Türkiye’de bu sayı yaklaşık 2-3 bin. Piyasada gördüğünüz kültür kitaplarının %60’ının, üniversite kitaplarının da %90’ının KORSAN olduğunu da belirtirsek, söz yerini bulur belki… Japonya’da 2 kişiye bir gazete düşüyor, Türkiye’de de (daha spor sayfası ve magazin sayfaları için) 20 kişiye 1 gazete… Bizim yıllık kitap harcamamız kişi başına 2 dolar, Batı’da ise kişi başına 500 dolar. (Buradan ‘yoksulluğumuz nedeniyle böyle’ sonucu asla çıkarılamaz. Marllboro değil de başka bir sigara içse sevgili büyüğümüz, her ay 5-6 kitap rahatlıkla alabilir evine çünkü) Bu tablo, kör gözümüze parmak (ne parmağı, gövde) böylece coğrafyamıza çöreklenmişken, dil bilinci yok diye ağlamak, yasak savmak olur, olsa olsa. Yapılacak iş bu yangının üzerine gitmektir; tüm yetkili, etkili; kişi,kurum ve kuruluşlarla. Dil, anlaşma aracı olmaktan çıkarsa tümüyle; yani anlaştıramaz hale gelirse, bu kirlenmenin az ötesinde, yangına su yetmeyecek. Bu tabloyla savaşılmalı önce. Baksanıza şu anda neden olduğu sonuçlardan birine: Türkiye’de kahvehane sayısı “400 bin” in üzerinde, kütüphane sayısıysa 400. Binde biri yani. (Bu arada tiyatro sayısını söylersek, ele güne ayıp olur.) Bu gidişi değiştirmek, bu ülke için yapılabilecek her işten daha öncelikli ve daha erdemli bir iştir. Hem de kişi, kurum ve kuruluşlar topu birbirlerine atmadan, bir seferberlik anlayışıyla omuz omuza gitmelidirler yangının üzerine… Bu tablo değişmedikçe yarına umutla bakılamaz. Umut, yerini kaygılara ve sonucu bugünden kestirilemeyecek kargaşalara bırakır. Yoksa yarın, yaşayacağımız “manyak sorunlar”la “oha olacağız” ve hepimize “sus gelecek”. “Arka fon”da da “full hüzün dolu” bir geçmiş kalacak. Vakit geç olmadan uyanalım artık. Çok uyuduk, herkes yanındakini uyandırsın.
00N/A

Aşk ve Sevgi
Aşk ve Sevgi Aşk ve sevgi kelimelerini her zamankinden sık kullanır olduk. Neredeyse herkese aşkım, sevgilim demeye başladık. Çocuğumuza, eşimize, dostumuza, hatta bazen az tanıdığımız biriyle bile konuşurken “bak aşkım!” diye başlıyor konuşmalar. Anlamlarını öğrendikte ondan mı arttı bu söylemler? Yoksa anlamlarını yitirdikte ondan mı sık kullanıyoruz böyle? Dildeki yozlaşma yansıdı ve film tercümeleri mi soktu bu bu kelimeleri yaşamımıza? Belki de sadece moda ve bir çok güzel değerin olduğu gibi onlarında basitleştirilerek, yok edilme programına katıldık istesekte istemesekte……Gazetelere, televizyonlara bir göz atınca “ünlülerin iki-üç günde başlayıp biten büyük! Aşklarını ya da sevgisine karşılık vermeyeni öldürenlerin sonsuz! Aşklarını okur olduk. Fast-food ya da ölümcül aşklar.Çabuk tüketilen, karşınızdaki yok eden bir duyguya sevgi demek olası mı? Sevgi, aşk uğruna, sevdiği mutlu olsun diye fedakarlık yapan sevgililer moda değil mi artık? Ama yine de umut var galiba, eskimiş görünen sevgileri anlatan diziler en çok izlenenler olduğuna göre hala umut var. GERÇEK SEVGİ Başkaları tarafından sevilmek, beğenilmek, değer verilmek her insanın istediği normal bir duygudur. Sevgi duyduğu kişiye, zaman zaman öfke, kızgınlık gibi olumsuz duyguları da hissedebiliyor, yapıcı eleştireler yapabiliyorsak, bazen yalnız kalmak isteyebiliyor ve onun isteğine saygı duyabiliyorsak sevgiden bahsedilebilir. Sevdiğimiz insandan bazı şeyler istemek doğaldır.Sevgi, bağlılık, yardım ve gerektiğinde özveri istemek, bunları dile getirmek, onların olması için çaba harcamak akıl sağlığını gösterir. Ancak sevilen kişinin belirli amaçlarla kullanılması kadar yalnızca karşısındaki insanı düşünmek ve kendini ona adamak da sevgiyle bağdaşmaz. Başkalarının kişiliğini, özelliklerini, gereksinimlerini, eksikliklerini, zayıflıklarını, isteklerini, başarılarını dikkate almamak sevmeyi becerememektir. Sevgi güven ve mutluluk duygusu sağlar, başkalarını gerçekten seven kişilerin başkalarının da kendisini sevdiğinden kuşkusu olmaz. HASTALIKLI SEVGİ Kişiliğin sorunlarından oluşan durum hastalıklı sevgilerdir. Çoğu kez günümüzde büyük aşklar, sevgiler diye belirtilen durumlarda bunlardır. En temel sorunlardan birisi sevilmek isteyip, bundan haz duymakla, ne pahasına olursa olsun sevilmeme gerek arasındaki farktır. Çünkü aslında bizim değer verdiğimiz, sevdiğimiz kişiler dışındaki kişilerin bizi sevmelerinin o kadar da önemi yoktur. Bazı kişiler çevrelerinde erkek ya da kadın olmadığında mutsuz olurlar. Bu durumda bir ilişkiye girer, kısa sürede ayrılır, yine mutsuz olur, tekrar bir ilişkiye girer ve bu durum sürer gider.Tek istekleri yanlarında biri olmasıdır, onlara bir bağlılıkları yoktur, çoğu kez bedensel doyum bile sağlamazlar. Bir başka grup, sadece kendi gereksinimlerini karşılayan, arzularını yerine getiren ilişkideki duyguya sevgi adını verir. Bunun gerçek sevgi duygusu olmadığı istekleriyle bağdaşmayan bir durum olduğunda ortaya çıkan şidettir. Sonuç çoğu kez nefret, düşmanlık ve kıskançlık olarak görülür. Sevilmeyen bir kişi olduğu inancı, kendine güvensizlik sevgiye güvensizlik ve ardında gizli amaçlar arama şeklinde yansır. Endişesi o kadar artarki sevgiye karşı düşmanca bir tutum alır, onu önemsemez ve kötü olarak algılayıp, kaçınır. Her türlü sevgi gösterisini göz ardı ederek kendini korumaya çalışır. Bu durum Karen Horney’in söylediği gibi “açlıktan ölmek üzere olan birinin, yemeklerin zehirli olduğunu düşünerek onlara dokunmamasına” bezer. Her türlü sevgiye ulaşmak için çırpınanlar, sevgiye ulaşmak için çabalayıp başarısızlığa uğrayan, her başarısızlıktan sonra insanlardan kaçıp, aşırı yemek yeme, alışveriş yapma, çalışma gibi başka doyumlara yönelenler, daha önce çektikleri başka acılar ve yitimler nedeniyle sevgiye inanmayıp, zarar görecekleri düşüncesiyle sadece cinsel ve maddi istekleri yeğleyenler....... Sevebilme ve sevilebilme şansı Sevgi insanların gereksinim duyduğu duygulardan biridir. Yaşamsal bir önem taşımaya başladığı, haz yerine sadece güvence ve yalnızlık korkusunu giderici bir duygu olmaya başladığında aslında sevemediğimizi anlama zamanı gelmiştir. Sevgi bir duygusal bağımlılık gerektirir. Sadece birinin diğerine bağımlı hal aldığı durumlarda yaşamı yok edebilir. Hastalıklı örnekler, deneyimler duygusal bağımlılığa karşı korku yaratmaktadır. Bu korku birine bağımlı olmakve sonunda onun tarafından sevilmemek korkusudur. Bu korku aşırı olduğunda hiç kimseye bağlanmayarak kendilerini korumaya çalışırlar. Böylece sevme ve sevilebilme şanslarını kaçırırlar. Oysa hepimizin ihtiyacı var, sevmeye ve sevilmeye, o zaman ne bekliyoruz?
10When: 9/13 9:27a

In: SEVGİLİLİ SEVGİSİZ A..

By: Godot Firari

Günümüzün Nevrotik İnsanı
Günümüzün Nevrotik İnsanı Karen Horney Nevrotik kime denir? (.....) kazancının elverdiğince yaşamının tadını çıkarmaya çalışan, zamanının çoğunu kadınlarla geçiren ya da hobilerine ayıran bir sanatçıyı nevrotik olarak görme eğilimindeyizdir. Böyle kimseleri nevrotik olarak nitelememizin nedeni, toplum içinde en ön sırada yer almak, başkalarını geçmek ve yaşamak için gerekli olan paradan daha çoğunu kazanmak istemeyi gerektiren bir davranış biçiminin çoğumuz tarafından başka bir davranış biçimine yer vermeyecek biçimde benimsenmiş olmasıdır. (sf.14) Saatler boyu ölmüş dedesiyle konuşan birisi bize göre nevrotik ya da psikotiktir, diğer yandan ise bazı Kızılderili kabilelerinde atalarla böyle iletişimler kurmak, benimsenmiş bir davranış kalıbıdır. Ölmüş bir akrabasının adı geçtiğinde son derece alınan birisi bize göre gerçekten nevrotiktir, ama aynı kişi Jicarilla Apache kültüründe kesinlikle normal olarak kabul edilecektir. Adet gören bir kadının kendisine yaklaşmasından dehşete düşen bir erkek bize göre nevrotikken, bir çok ilkel kabilede adet görmeyle ilgili korkular sıradan olaylardır. (sf.15) Eskimolar katillerin cezalandırılması gerektiğini düşünmemektedirler. (...) Bazı kültürlerde oğlu öldürülen bir annenin acısı, öldürülen oğlun yerine katilin evlât edinilmesiyle dindirilebilir. (sf.18) Herkese "nevrotik" diyebilir miyiz? İnsanlar bir nevroza sahip olmadan da genel davranış kalıplarından sapabilirler. Yukarıda bahsettiğimiz, gereksiniminden fazla para kazanmak için zaman harcamak istemeyen sanatçı nevrotik olabilir ya da yalnızca çekişmeli bir rekabet ortamına kendini kaptırmak istemeyecek kadar akıllı olabilir. (sf.21) Tüm nevrozlarda göze çarpan iki ayırt edici özellik vardır: Tepkilerde belirli bir katılık ve yetenekler ile beceriler arasındaki tutarsızlık. Tepkilerde katılık ile, değişik durumlarda duruma uygun tepki gösterebilmemizi sağlayan esnekliğin bulunmamasını anlatmak istiyorum. (...) Kişi belirli yeteneklere ve uygun koşullara karşın yine de verimli olamıyorsa, bu nevroz belirtisidir; (....) nevrotik kendisini, kendi yolunda bir engel olarak görür. (sf.22-23) Normal insan, kendi kültürünün gerektirdiğinden daha fazla acı çekmez. Diğer yanda, nevrotik kişi, değişmez bir şekilde normal insandan fazla acı çeker. Yine değişmez bir şekilde, savunma mekânizmaları için aşırı bir bedel öder, ki bu da canlılığın ve gelişme gücünün bozulmasıdır. (...) Aslında, nevrotik değişmez bir şekilde acı çeken bir insandır. (...) Nevrotiğin kendisi bile acı çektiğinin bilincinde olmayabilir. (sf.25) Nevroz nedir? Bir nevroz, korkular ve korkulara karşı oluşturulan savunma mekânizmaları ile çatışmalı eğilimleri uzlaştırma çabalarının ortaya çıkarttığı bir psikolojik düzensizliktir. (sf.27) İlk olarak, çatışmalarla dolu dış ortama bir tepki olarak doğan, böyle bir ortamla karşılaşılmadığında ise bireyin kişiliğini etkilemeyen nevrozlar vardır. (...) Ortam nevrozları ilgi alanımız içine girmemektedir, çünkü bunlar nevrotik kişilik yapıları değildirler ve yalnızca belirli zor bir duruma uyum eksikliği olarak ortaya çıkarlar. (...) Sıradan sağlıklı bir insan için hiç bir çatışma yaratmayan bir ortama nevrotik kişinin tepki gösterdiği görülür. (sf.28-29) Sevilme ihtiyacı ... günümüz nevrotiklerinin en belirgin eğilimlerinden birisinin başkalarınca sevilmeye ve beğenilmeye olan aşırı bağımlılıkları olduğunu görürüz. (...) ilgili kişiye önem verip vermemelerinin ya da o kişinin yargılarının kendileri için bir anlamı olup olmamasının önemi yoktur. (...) Örneğin, birisi davetlerini kabul etmediğinde, bir süre kendisini aramadığında, hatta bir konuda aynı görüşte olmadığında kırılabilirler. Bu duyarlılık, bir "aldırmama" tutumuyla gözlenebilir. (sf.33) Aşağılık ve yetersizlik duyguları hiç eksik olmayan özelliklerdir. (...) Bu aşağılık duyguları yakınmalar ya da kaygılar biçiminde yüzeyde görülebilirler (...) Diğer yanda, kendine olduğundan fazla değer vererek aşağılık duygularını telâfî edebilecek gereksinimlerle, dikkatleri herhangi bir şekilde üstünde toplamakla ya da kültürümüzde saygınlık ölçütleri olan paraya, eski tablolara, antika mobilyalara, kadınlara sahip olmakla, seyahat etmekle ya da üstün bilgi sahibi olmakla başkalarını ve kendini etkilemeye duyulan zorlu bir eğilimle gözlenmiş olabilirler. (sf.34) Korku nedir? Endişe nedir? Korku, kişinin karşılaştığı tehlikeyle orantılı bir tepkiyken, endişe tehlikesiyle orantısızdır, hatta düşsel tehlikelere karşı gösterilen tepkidir. (sf.38) (...) bazı kişiler, sürekli olarak ölüm endişesi içindedirler; diğer yanda bu endişeden kurtulmak için gizli gizli ölmek isterler. (...) korku durumunda tehlike nesnel, görünen bir şeydir, endişe durumunda ise tehlike öznel ve gizlidir. (...) Korku ile endişeyi birbirinden ayırmak için pratik yol, nevrotik kişiyle konuşarak endişesini uzaklaştırmaya çalışmanın -kandırma yöntemi- yararsız olmasıdır. Nevrotik kişi olayları olduğu gibi değil, kendi bakış açısıyla görür. (sf.39) Hepimizin, bilinç düzeyine çıkmayacak derecede hafif ve hemen unutacak kadar kısa süreli sevgi, öfke ve kuşku duygularımız vardır. Bu duygular bizimle ilişkisiz ve geçici olabilir, ama aynı zamanda artlarında büyük bir dinamik güç saklayabilirler. Bir duygunun bilincimizde uyandırdığı etkinin şiddetinin onun gücü ya da önemiyle bir ilgisi yoktur. Bu, yalnızca haberimiz olmadan endişelerimiz olabileceği anlamına değil, aynı zamanda bilincinde olmamıza karşın bu endişelerin hayatımızı yönlendiren en önemli etken olduğu anlamına da gelir. Kişi büyük bir tehlike karşısında etkin ve yürekli olabilir. Ama endişe karşısında kişi çaresizdir. (...) Endişenin bir diğer yönü, bariz mantıksızlığıdır. Bazı insanlar için mantıksız etkenlerin onları kontrolleri altına almaları kadar dayanılmaz bir şey yoktur. (sf.40-41) (...) Kendi içindeki bir şeyi değiştirmesi gerektiğini görecek ve kabullenecek yerde, sorumluluğu dış dünyaya atar ve böylece tutumunu belirleyen gerçek nedenlerle yüzyüze gelmekten kurtulur. (sf.43) Endişeden kurtulmanın üçüncü yolu onu uyuşturmaktır. (...) Aşırı derecede bir uyuma gereksinimi de aynı gerçeğe hizmet edebilir; burada ayırıcı tanı uyanınca kişinin kendini dinlenmiş hissetmemesidir. (sf.46) Ket vurma Ket vurma, bazı belirli şeyleri yapma, hissetme ve düşünme yetersizliğidir, işlevi de kişinin bu şeyleri yapması, hissetmesi ya da düşünmesi halinde ortaya çıkabilecek olan endişeden kaçınmasıdır. (sf.47) (...) özellikle önemli olan ket vurma, ister bir gezi konusunda, isterse yaşamın tümü konusunda, plan yapmamaktır. Nevrotikler evlilik ya da meslek seçimi gibi yaşamsal önemi olan konularda bile, ne istediklerini açıkça ortaya koymaktansa kendilerini akıntıya bırakırlar. (sf.35) Nevroz ne kadar şiddetliyse, ket vurmaların sayısı da o derece çoktur. (sf.52) Düşmanlık duygusu Çeşitli biçimlerdeki düşmanca dürtüler nevrotik endişenin ana kaynağını oluştururlar. (sf.55) Düşmanlığı bastırmak, her şeyin yolunda olduğunu, bu nedenle dövüşmemiz gerektiğinde ya da en azından dövüşmek istediğimizde, dövüşmekten kaçındığımızı "taslamaktan" başka bir şey değildir. Bu yüzden böyle bir bastırmanın kaçınılmaz ilk sonucu savunmasız kalma duygusunun ortaya çıkması, daha doğrusu zaten var olan savunmasızlık duygusunun güçlenmesidir. Kişinin çıkarları tehdit altındayken düşmanlık baskılanacak olursa, başkalarının bu durumdan yararlanma olanağı doğar. (sf.56) Kişinin düşmanlık duygularının farkına varmasının dayanılmaz olmasının ana nedenleri kişinin düşmanlık beslediği insanı sevmesi ya da ona gereksinim duyması, düşmanlığı ortaya çıkaran kıskançlık ya da sahiplenme gibi nedenleri görmek istememesi ya da herhangi birine karşı duyulan düşmanlığın farkına varmaktan korkması olabilir. (sf.58) Birey düşmanca dürtülerini dış dünyaya "yansıtır". İlk "kandırma" yani bastırma, bir ikincisini gerektirir: Kişi yıkıcı dürtülerin kendisinden değil, dışarıdan ya da başka birisinden geldiğine "kendisini inandırır" (sf.61) Düşmanlık duygularını bastırarak kişi kendi tarafında düşmanlık olduğunu inkâr eder, bastırılmış düşmanlığını fırtınalara yansıtarak da başkalarının tarafındaki herhangi bir düşmanlığı inkâr eder. (sf.63) Ne zaman endişe ya da endişe belirtileriyle karşılaşşam, aklıma gelen soru hangi duyarlı noktanın incindiği ve sonuçta düşmanlık doğurduğu ile bu düşmanlık duygularının bastırılmasını gerektiren koşulların neler olduğudur. (sf.67) Nevroz çoğu zaman anne ya da babadan devralınır Temel kötülük, değişmez bir şekilde, gerçek sevgi ve sıcaklığın eksikliğidir. Bir çocuk, birdenbire memeden kesme, arasıra dayak atma, cinsel deneyimler gibi çoğu kez yaralayıcı (travmatik - derin izler bırakan) diye nitelenen olaylara, istendiğini ve sevildiğini bildiği sürece kolaylıkla katlanabilir. (...) Bir çocuğun yeterli sevgi ve sıcaklık görememesinin gerçek nedeni, ana-babasının kendi nevrozları nedeniyle ona bunları verememesidir. (sf.70) Ancak düş kırıklığı isyankâr bir düşmanlığın kuşkusuz tek kaynağı değildir. Gözlemler, yetişkinlerin olduğu gibi, çocukların da bir çok yoksunluğa, eğer bunların haklı bir nedeni olduğuna, gerekli ve amaçlı olduklarına inanırlarsa, katlanabildiklerini göstermiştir. (...) Kuşkusuz kıskançlık da, yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da korkunç bir kine neden olabilir. (sf.71) Söz ettiğimiz ortamı yaratan nevrotik ana-babalar genellikle kendi yaşamlarından hoşnut değillerdir: Ne duygusal ne de cinsel yönden doyurucu ilişkileri vardır ve bu nedenle de çocuklarını bir sevgi nesnesi haline getirmeye eğilimlidirler. (sf.73) Çocuk ne denli korkutulursa, düşmanlığını o derece az gösterecek, hatta o derece az düşmanlık duyacaktır. Burada altta yatan duygu "düşmanlığımı bastırmalıyım, çünkü senden korkuyorum"şeklini almıştır. (sf.75) Yasaklamalar ister bariz bir sessizlikle ister açık açık tehditler ve cezalarla ifade edilsin, bu yasaklamaların sonucunda çocuk yalnızca cinsellikle ilgili konuları merak etmenin ve cinsel faaliyetlerin yasak olduğunu düşünmekle kalmayacak, bu konularla ilgilenirse kendisinin pis ve iğrenç olduğuna inanacaktır. (sf.76) Ama ailesindeki deneyimleri ne denli kötüyse, çocuk yalnızca ana-babasına ve kardeşlerine karşı bir kin geliştirmekle kalmayacak, diğer tüm insanlara karşı da o denli güvensiz ve öfkeli bir tutum takınacaktır. "Kırılganım, çünkü incitildim!" Dünya ile ilgili genel endişe de yavaş yavaş gelişebilir ya da artabilir. Böyle bir ortamda büyüyen bir çocuk, diğer insanlarla olan ilişkilerinde onlar kadar girgin ya da atak olmaya cesaret edemeyecektir. İsteniyor, seviliyor olmanın verdiği tatlı duyguyu yitirmiş olacak ve zararsız bir takılmayı bile zalim bir kabul edilmeme belirtisi olarak görecektir. Başkalarından daha kolay incinecek ve kendini korumada daha beceriksiz olacaktır. (...) bu durum, düşman bir dünyada sinsice artan ve herşeyi kapsayan bir yalnızlık ve çaresizlik duygusudur. Bireysel kışkırtmalara gösterilen ani bireysel tepkiler bir kişilik tutumuna dönüşür. (sf.78) Basit ortam nevrozlarında temel endişe bulunmaz. Bu nevrozlar, kişisel ilişkileri bozulmuş olan bireylerin gerçek çatışmalı durumlara gösterdikleri nevrotik tepkilerden kaynaklanırlar. (sf.79) Nevrozların yapı taşı olarak tanımlanan insanlara yönelik temel endişe ve düşmanlık tutumu, daha az şiddetle de olsa, hepimizde gizlice bulunan "normal" bir tutum değil midir? (sf.82) Savunma stratejileri Bizim kültürümüzde insanların kendilerini temel endişeden korumak için başvurdukları dört ana yol vardır: Sevilmek, itaat etmek, güç, insanlardan uzaklaşmak. (...) kişinin herhangi bir yolla kendisini başkalarına sevdirmesi endişeye karşı güçlü bir savunma aracı olarak işe yarar. Düşünce, "beni severseniz, bana kötülük yapmazsınız" olmuştur. İtaat etme tutumu bir kuruluş ya da kişiyle ilgili değilse, herkesin her türlü isteğine uyma ve hoşnutsuzluk yaratacak her şeyden kaçınma şekline dönüşebilir. Böyle durumlarda birey kendi isteklerinin tümünü bastırır, eleştirme isteklerini bastırır, başkalarının kendisini kötüye kullanmasına hiç bir savunma yapmadan ses çıkarmaz ve hiç bir ayrım yapmadan herkese yardımcı olmaya hazır bekler. (...) davranış şekillerini bencil olmamalarına ya da kendi isteklerinden bütünüyle vazgeçmeye kadar her türlü fedakârlığa hazır olduklarına inanmalarına bağlarlar. İtaat etmenin hem özel hem de genel şekillerinde temel ilke, "itaat edersem, kötülük görmem" olmuştur. Burada kişi güvenliğe gerçek güç, başarı, para, beğenilme ya da düşünsel üstünlük yollarıyla ulaşmaya çalışır. (sf.84-85) Başkalarına karşı maddi yönden bağımsız olabilmenin bir yolu da kişinin gereksinimlerini en aza indirmesidir. Duygusal bağımsızlık ise tüm insanlardan duygusal olarak uzaklaşmakla sağlanabilir. (...) Böyle bir duygusal soyutlanmanın belirtileri kişinin kendisi de içinde olmak üzere hiç bir şeye önem vermemesi ciddiye almamasıdır ki bu duruma entellektüel çevrelerde sıklıkla rastlanır. İnziva Bu dünyadan uzaklaşma mekânizması, her ikisinde de insanın, kendi isteklerinden vazgeçmesi söz konusu olduğundan, itaat etme ya da boyun eğme mekânizmasıyla benzerlikler gösterir. Ama itaat etme tutumunda özveri, "iyi" olma ya da diğer insanların isteklerine boyun eğerek kendini güvenlikte hissetme amacını taşırken, dünyadan uzaklaşma tutumunda "iyi" olma düşüncesinin hiç bir önemi yoktur ve özveride bulunmanın amacı başkalarına karşı bağımsızlık kazanmaktır. Burada ilke "Eğer her şeyden uzaklaşırsam, bana hiç bir şey zarar veremez" şeklini almıştır. Temel endişeye karşı korunma amacını taşıyan bu girişimlerin nevrozlarda oynadığı rolün önemini değerlendirebilmek için bunların şiddetini anlamak gereklidir. Ancak çoğu zaman, güvenliğe ulaşma çabaları tek bir yolla sınırlı kalmaz, birden fazla yola aynı anda başvurulur, bu ise bu yolların birbirlerine karşıt yönde işlemeleri nedeniyle işleri daha da kötüleştirir. Sonuçta nevrotik insan aynı anda hem herkese egemen olmaya hem de herkes tarafından sevilmeye çabalar, aynı anda hem herkese uyum göstermeye hem de kendi isteklerini onlara kabul ettirmeye çalışır, hem insanlardan uzaklaşmak ister hem de onların ilgisi, sevgisi için kıvranır. Nevrozların devimsel çekirdekleri genellikle işte bu çözümsüz çatışmalardır. Kişisel isteklerle toplumsal gereklerin çatışması mutlaka her zaman nevrozlara yol açmaz ama bunlar yaşamda gerçek kısıtlamalara neden olabilirler, yani isteklerin frenlenmesine ya da bastırılmasına, daha genel bir terimle, gerçek acılara neden olurlar. Bir nevroz, ancak böyle bir çatışma endişeye yol açarsa ve endişeyi yatıştırma girişimleri de bunun karşılığında, aynı derecede zorunlu olmakla birlikte birbirleriyle uyuşmayan, savunma eğilimlerine yol açarsa ortaya çıkar. (sf.86-87-88) * * * Karen Horney, Günümüzün Nevrotik İnsanı
11When: 9/03 5:41a

In: Aşk anlamaktır..

By: ...... ///

Kadın ve erkek arkadaş olur mu?
Kadın ve erkek arkadaş olur mu? Bazı deyimler ve deyimleri kullanan şarkılar “ateşle barut yan yana durmaz” diyor. Yani kadın ve erkek arkadaş olamaz. Sadece şarkılar mı, filmlerde bize hep olmayacağını göstermiyor mu? Kadın ve erkek arkadaş olur, izlersiniz ve bir anda kendinizi bir aşk öyküsünün içinde bulursunuz. O zaman bu soruya yanıt aramakta yarar var. Biz çocuklarımızı nasıl yetiştiriyoruz? Onları büyütürken daha küçük yaşlardan başlayarak kız ve erkek çocuklarının ayrı olduklarını söylemeye başlarız. Kızlar kızlarla, erkekler erkeklerle oynamalıdır. Özellikle kız çocuklarını uyarırız sıklıkla “aman erkeklerle fazla oynama”... Büyüdükçe artar uyarılar “erkekten arkadaş olmaz”. Bu uyarılarla büyüyen iki cinsin birbirlerine arkadaş olarak bakmaları olanaklı mıdır artık? Hele bir de doğanın yarattığı bir çekim gücü varken. Bu düşüncenin ve geleneğin kökenleri çok eskilere dayanmaktadır. Kadınların evde, erkeklerin dışarıda çalıştığı ve kadınlarla erkeklerin sadece romantik nedenlerle görüştüğü zamanlarda oluşmuştur. Oysa şimdi kadın ve erkek birlikte çalışmakta, birlikte sosyalleşmektedir. Paylaşılanlar ve birlikte geçirilen süreler arttı. Eskiden erkeklere ya da kadınlara özgü diye nitelendirilen bir çok aktivite artık ortak yapılabiliyor. Tüm bunlar eski düşüncelerin değişerek kadın ve erkeğin arkadaş olmasını sağlayabiliyor mu? Arkadaş olabilmek için iyi ve bu doğru nedenlerin belirlenmesi gerekiyor. Don O’Meara bu konuda bir araştırma yaparak bazı belirlemelerde bulunmuş. Bunların sonucunda da yanıtlanması gereken sorular sormuş: - Birini seviyorsun ve onunla eğleniyorsun. Ama onunla çıkacak ya da evlenecek kadar yeterli duygular hissetmiyorsun. Bunun anlamı nedir? - Arkadaşça birşeyler yapmaya çalışıyorsun ama yoluna kadın ya da erkek tarafın çıkıyor. Çekim reddedilmeyecek kadar güç. Ne yaparsın? - Erkeklerin kadınlardan daha üstün olduğu, prestij ve gücün önemli olduğu kültürlerde kadınlar da erkekler de arkadaşlıktan çok ilişki kurmaya meyillidir. Ama toplumun değişimiyle, kadınla erkeğin daha eşit kabul edilmeye başlamasıyla bu değişmekte midir? - Toplum kadın erkek arkadaşlığına hazır mı? Çünkü tanıştırdığınızda birbirlerini dürterek, kaş göz işareti ile, bazen de sözle “ gerçekten sadece arkadaş mısınız?” diye sorarlar. Kadın-erkek arkadaşlığı artık bir gereksinimdir. Aynı yerde iç içe yaşamak zorunda olan bu iki cins arkadaş olabilmeyi öğrenmelidir. Toplumsal öğretiler ve gelişimsel nedenler ergenliğe kadar onları ayrı tutar. Ergenlik döneminden evlenene değin olan süreçte, onlara arkadaş olabilmeyi öğretmemiz gerekir. Çünkü evlendikten sonra karşı cinsle arkadaşlık zorlaşır. En anlayışlı eş bile karşı cinsle, özellikle de cazibeli bir karşı cinsle arkadaşlığı kolayca kabullenemez. Kadın-erkek arkadaşlığının her iki cinse kazandırdıkları vardır. Araştırmacılar erkeklerin bundan daha kazançlı çıktıklarını, erkek arkadaşlarıyla paylaşamadıkları sırlarını kadınlarla rahat paylaştıklarını söylemektedirler. Aynı araştırmacılar ise kadınların sırlarını kadınlarla paylaşmayı yeğledikleri görüşündedirler. Oysa kadınlar arası toplumsal rekabetin artmış olması, yükselme ve yer edinme çabasın da erkeklerden daha büyük mücadele vermektedirler. Bu mücadelede en çok savaştıkları ise ilginç bir şekilde asıl rakipleri olan erkekler değil, diğer kadınlardır. Bu nedenle artık onlar da paylaşımlarını, sırlarını aktarmak için erkek dostları yeğlemektedirler. Kadınlar erkek arkadaşlarından kendileri kadar duygusal olmadıkları için yakınmakla birlikte, özellikle ilişkilerindeki sorunları paylaştıklarında onların duygusallıktan uzak yaklaşımlarından yararlanabilmektedirler. Kadın arkadaşlarının içten ama onlarınki kadar duygusal olan yaklaşımlarına karşın, erkeklerin daha eğlendirici ve hafif olan arkadaşlığını yeğleyebilirler. Kadınlar, erkek arkadaşlarıyla doğal, aile ortamı sıcaklığı yaratabilmektedirler. Erkekler ise erkek arkadaşlarıyla paylaşmadıkları aktiviteleri, kadın arkadaşlarıyla rahatlıkla yapabilmektedirler. Kadın-erkek arkadaşlığında cinsel çekimin veya duygusal ilişkinin ön planda olacağını düşünenler yanılmaktadırlar. Yeni düzende, bir arada olan her erkek ve kadın arasında cinsel çekim olmaz. Birbirleriyle paylaşımın zevkini aldıktan sonra ise, aynı paylaşımı çoğu kez ilişkide yapamayacaklarını fark ederler. Paylaşılanlar ve beraber geçen yıllar artıkça da, birbirlerini cinsel eş olarak görmeleri zorlaşır. Ayrıca yapılan çalışmalar, romantik paylaşımları olanların bile sonradan, arkadaşlığı romantik ilişkiye yeğlediklerini göstermiştir. Gittikçe kadın-erkek faklılığının azaldığı bir dünya da yaşıyoruz. Kız ve erkek oyunları, aktiviteleri, işleri artık farklı değil. Her cins her şeyi yapabiliyor ve garipsenmiyor. Bu dünyada kadın ve erkeğin arkadaşlığı doğal ve gerçekleştirilmesi gereken bir durum. Yeterki arkadaşlığın anlamını, çıkabilecek sorunları ve bunlarla konuşarak baş edebilmeyi becerebilelim. O zaman çocuklarımızı yetiştirirken de karşı cinsi sadece romantik ve cinsel zamanların paylaşıldığı bir obje gibi değil, başka özellikleriyle değerlendirmemiz gereken insanlar olarak tanıtma zamanı geldi. Tabi sağlıklı, kadın-erkek arkadaş, gereksiz beklentilerin ve davranışların olmadığı bir toplum içinde yaşamak istiyorsak. Yine de kim seveceği, ömrünü geçireceği eşiyle aynı zamanda arkadaş olmak istemez ki?
102When: 9/02 3:04a

In: kisiler arasi cekim

By: ...... ///

Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış
Robot Uyumluluğu Erich Fromm Ele alacağım bu mekânizma, çağdaş toplumdaki normal bireylerin büyük bir çoğunluğunun bulduğu çözümü oluşturur. Kısaca özetlemek gerekirse, birey, kendi olmaktan çıkar; kültürel kalıpların kendisine sunduğu kişiliği tümüyle benimser; böylece tıpkı diğerleri gibi ve onların kendisinden beklediği gibi olur. "ben" ile dünya arasındaki tutarsızlık ve onunla birlikte de, bilinçli yalnızlık ve güçsüzlük duygusu ortadan kalkar. Bu mekânizma, bazı hayvanların kendilerini korumak üzere renk değiştirmesiyle kıyaslanabilir. Onlar da kendi çevrelerine o kadar benzerler ki, çevrelerinden neredeyse ayırt edilemezler. Kendi bireysel benliğinden vazgeçen ve neredeyse bir robot haline gelen kişi, çevresindeki milyonlarca diğer robotla aynı olur, ve artık kendini yalnız hissetmez, kaygı duymaz. Ama ödediği bedel yüksektir; kendi benliğini yitirmiştir. (sayfa 152) * * * Ortalama bir gazete okuruna belli bir siyasal sorun konusunda ne düşündüğünü sorun. "Kendi" görüşü olarak size az çok okuduğu şeyleri eksiksiz bir şekilde aktaracaktır, ama gene de -işte bu nokta önemlidir- söylediklerinin kendi öz düşünmesi oldukları inancındadır. Siyasal görüşlerin babadan oğula geçtiği küçük bir toplulukta yaşıyorsa, "kendi öz görüşü" bir an için inanabileceğinden çok daha büyük bir kuvvetle, katı bir baba ya da annenin kalıcı yetkesinin etkisi altındadır. Bir başka okurun görüşü, bir anlık utanmanın, bilgisiz sanılma korkusunun sonucu olarak dile gelebilir; burada da "düşünce" temelde doğal bir deneyim, arzu ve bilgi birleşiminin sonucu değil, bir paravandır. Estetik yargılarda da aynı görüngüye rastlanır. Bir müzeye giden ortalama bir insan, ünlü bir ressamın, diyelim Rembrandt'ın resmine bakar ve onun güzel ve etkileyici bir resim olduğu yargısına varır. Yargısını çözümlersek, resme karşı herhangi bir içsel tepkisi bulunmadığını, ama ondan güzel olduğunu düşünmesi beklendiği için güzel olduğunu düşündüğünü görürüz. Aynı görüngü, insanların müzik konusundaki yargılarında ve ayrıca algılama edimi konusunda da açıkça kendini belli eder. Ünlü bir manzaraya bakan birçok kişi, aslında sayısız kez, diyelim kartpostallarda gördükleri manzaranın bir kopyasını gözlerinin önüne getirirler; kendilerinin manzarayı gördüklerini sanırlar, ama aslında gözleri önünde daha önce gördükleri bu kartpostal manzaralarını canlandırmaktadırlar. Ya da gözleri önünde olan bir kazayı izlerken, olayı hemen oluşturdukları bir gazete haberi şeklinde görür ya da duyarlar. Hatta, birçok kişi için, yaşadıkları bir deneyim, bir sanatsal gösteri ya da katıldıkları bir siyasal toplantı, ancak olayı gazetede okumalarından sonra gerçek görünür. Eleştirel düşüncenin bastırılması genellikle erken başlar. Örneğin beş yaşındaki bir kız çocuğu, annesinin sürekli olarak dostluktan ve sevgiden söz etmesine karşın aslında soğuk ve bencil olduğunu somut olarak anlayarak, ya da daha kaba bir şekilde, annesinin durmadan değerli ahlâk ölçütlerinden söz etmesine karşın, bir başka erkekle serüven yaşadığını fark ederek içtenliksiz davrandığını görür. Çocuk bu tutarsızlığı hisseder. Adalet ve hakikat duygusu incinmiştir, ama gene de herhangi bir eleştiriye izin vermeyen anneye bağımlı olduğundan ve diyelim güvenemeyeceği zayıf bir babası bulunduğundan, eleştirel sağduyusunu bastırmak zorunda kalır. Kısa bir süre sonra annesinin ikiyüzlülüğünü ya da sadakatsizliğini farketmez hale gelir. Eleştirel düşünceyi canlı tutmak hem yararsız hem de tehlikeli göründüğünden, çocuk bu yetisini yitirecektir. Öte yandan, kendisini annesinin içten ve saygın olduğuna ve ana babasının mutlu bir evliliği bulunduğuna inanmak zorunda bırakan kültür kalıbının etkisi altında, bu fikri, kendi fikriymiş gibi kabullenmeye hazır olacaktır. Bütün bu yapay düşünme örneklerinde sorun, düşünce içeriğinin doğru olup olmadığı değil, düşüncenin kişinin kendi öz düşüncesinin, yani kendi öz etkinliğinin ürünü olup olmadığıdır. (sayfa 157-158) * * * Etkin bir düşünmenin sonucu olan düşünce, her zaman için yeni ve özgündür. İlle de başkalarının bunu daha önce hiç düşünmediği anlamında değil, düşünen kişinin düşünmeyi, kendi dışındaki dünyada ya da kendi içinde yeni bir şey keşfetmek için bir alet olarak kullanması anlamında özgün. (sayfa 159) * * * Çoğu kişi, bir dış güç kendilerini açık açık bir şey yapmaya zorlamadıkça kendi kararlarının kendilerine ait olduğunu ve bir şey istediklerinde, isteyenin kendileri olduğuna inanırlar. Ama kendimize ilişkin büyük yanılgılardan biridir bu. Kararlarımızın çoğu, aslında kendi kararlarımız değil, dışarıdan bize önerilmiş kararlardır; aslında başkalarının beklentilerine uygun davrandığımız, soyutlanma korkusuyla, yaşamımıza, özgürlüğümüze ve rahatımıza doğrudan gelebilecek tehditlerin yarattığı korkuyla güdülmüş bulunmamıza karşın, kararı verenin kendimiz olduğu konusunda kendimizi ikna etmeyi başarmışızdır. (sayfa 162) * * * Günlük yaşantıda, insanların karar vermiş, bir şey istemiş gibi göründüğünü, ama aslında yapacakları şeyi istemelerini 'zorunlu' kılan iç ya da dış baskılara uyum sağladıklarını örnekleyen birçok olay aktarmayı sürdürebiliriz. (sayfa 163) * * * Benliğin yitirilmesi ve yerine yapay benliğin konulması bireyi yoğun bir güvensizlik içinde bırakır. Temelde, başkalarının kendisinden beklediği şeyin bir yansıması olduğundan, kuşkularla doludur, bir ölçüde kimliğini yitirmiştir. Bu türden bir kimlik yitimi sonucunda ortaya çıkan ani korkuyu yenmek için, uyarlanmak, uyum sağlamak, sürekli olarak başkaları tarafından onaylanmak ve kabul edilmek suretiyle kimliğini aramak zorunda bırakılmıştır. Kendisinin kim olduğunu bilmediğine göre -eğer onların beklentilerine uygun edimlerde bulunursa, onlar bilecektir; onlar bildiği zaman, kendisi de kim olduğunu bilecektir; bunun için ise, onlara inanması yeterlidir. (sayfa 166) * * * Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış, Payel Yayınevi (4.Baskı), Çeviri: Şemsa Yeğin
10When: 9/02 3:10a

In: Özgürlükten Kaçış

By: ...... ///

Hermann Hesse - Bozkırkurdu
Bozkırkurdu Hermann Hesse Ortaçağ'daki acımasızlıklara ilişkin bir söyleşinin ardından bana demişti ki: "Bu acımasızlıklar gerçekte acımasızlık değildir. Ortaçağ'ın bir insanı, bizim bugünkü yaşam üslubumuzu bambaşka açıdan değerlendirerek tümüyle acımasız, dehşet verici ve barbarca görüp aşağılardı! Her çağ, her uygarlık, her gelenek ve görenek kendine özgü bir üslubu içerir, kendisine yaraşır incelikleri ve sertlikleri ve acımasızlıkları vardır. Kimi acıları pek doğal karşılar, kimi kötülükleri sabırla sineye çeker. Ne zaman ki iki çağ, iki uygarlık ve iki din birbiriyle kesişir, işte o zaman insan yaşamı gerçek bir acıya, gerçek bir cehenneme dönüşür. Ortaçağ'da yaşayacak antik dünyanın insanı havasızlıktan içler acısı bir şekilde boğulup giderdi, bizim uygarlık ortamında bir ilkelin havasızlıktan boğulup gideceği gibi tıpkı. Öyle çağlar vardır ki, bütün bir kuşağın insanları iki çağ, iki ayrı yaşam üslubu arasında sıkışıp kalır, her türlü doğallık, her türlü gelenek ve görenek, her türlü korunmuşluk ve suçsuzluk çıkıp gider elden. (sayfa 25) Amaçlarından hiçbirini paylaşmadığım, sevinçlerinden hiçbiri bana bir şey söylemeyen bir dünyanın ortasında bir bozkırkurdu ve sefil bir münzevi olmayıp ne yapacaktım! (sayfa 32) İstesem ulaşabileceğim, benim dışımda binlerce kişinin ele geçirmek için itişip kakıştığı, uğraşıp didindiği bu neşe ve sevinçleri anlamam ve paylaşmam olanaksız. Beri yandan, benim o şenlikli saatlerimde yaşadıklarımı, benim için haz, yaşantı, cazibe ve huşu olan şeyleri dünya tanısa tanısa sanat yapıtlarından tanıyor, sanat yapıtlarında arayıp seviyor onları. Yaşamın içinde ise hepsini kaçıkça buluyor. Ve doğrusu dünya haklıysa, kafeteryalardaki bu müzik, bu kitlesel eğlenmeler, az şeyle yetinen bu Amerikalılaşmış insanlar haklıysalar, o zaman ben haksızım demektir, o zaman kaçık biriyim ben, o zaman sık sık kendime verdiğim isimle bir bozkırkurduyum, yolunu şaşırıp kendisine yabancı ve anlaşılmaz bir dünyada gözünü açan bir hayvanım... (sayfa 33) Sanırım on dakika kadar bir gazeteye göz attım, başkalarının sözlerini ağzında uzun uzadıya çiğneyip tükürükle yoğurduktan sonra yutan, ama sindirmeksizin yine kusup atan sorumsuz bir insanın düşüncelerinin gözlerimden geçip varlığımdan içeri girmesine göz yumdum. (sayfa 37) ... bir dost sıcaklığının gerçekleşmeyecek özlemiyle kendi kendimi yiyip bitirmem gülünçtü. yalnızlık bağımsızlıktır, yalnızlığı arzulamış, uzun yıllar içinde onu ele geçirmiştim. Soğuktu bu yalnızlık, orası öyle, ama sessizdi, yıldızların içinde dolanıp durduğu uzay gibi harikulâde sessiz ve büyük. (sayfa 40) Bazıları kendisine başkalarına benzemeyen kibar ve zeki bir insan gözüyle bakıp seviyorlarsa da sonradan dehşete düşüp düşkırıklığına uğruyor, çünkü ansızın onun içinde bir kurdun yaşadığını anlıyorlardı. (sayfa 47) Gecelerin insanı olması da Bozkırkurdu'nun belirgin özellikleri arasındaydı. (...) Ancak öğle sonraları ısınıp canlanıyor iyi günlerinde ancak akşam üzerleri verimli, enerjik biri olup çıkıyor, bir kor gibi yanıp tutuşuyor bazen, gönlü şenleniyordu. (sayfa 49) Kendini asla para için, rahat bir yaşam için satmamış, asla kadınlara ya da güç sahiplerine kendini peşkeş çekmemişti; özgürlüğünü koruyabilmek uğruna bütün dünyanın gözleri önünde kendi çıkarına ve mutluluğuna yüzlerce kez sırt çevirmiş, elinin tersiyle bunları bir kenara itmişti. Bir yerde memurluk yapmak, günü ve yılı belli zamanlara bölerek yaşamak, başkalarının sözünü dinlemek düşüncesi kadar iğrenç ve korkunç bulduğu bir başka şey daha yoktu. (sayfa 50) ... kavuştuğu özgürlüğün ortasında birden şunu fark etmişti ki özgürlüğü ölümdü, tek başına kalmıştı, dünya onu korkunç bir şekilde kendi haline bırakmıştı; insanlar onu ilgilendirmemeye başlamış, hatta kendisi bile kendisini ilgilendirmez olmuştu; dış dünyayla ilintisizliğin ve yalnızlaşmanın giderek büyüyen havasızlığında yavaş yavaş boğulmaya başlamıştı. Çünkü artık ortada öyle bir durum vardı ki, yalnızlık ve bağımsızlık, istek ve amacı olma özelliğini yitirmiş, onun yazgısına ve mahkumiyetine dönüşmüştü. (...) İçi özlem ve iyi niyetle dolup taşarak kollarını uzatıp bağlanmalara ve birlikteliklere hazır olduğunu açıklaması boşunaydı, artık tek başına bırakılmıştı. Davetler, armağanlar, sevimli mektuplar alıyorsa da kimse onun yanına fazla yaklaşayım demiyor, kimseyle bağlantı kuramıyor, yaşamını paylaşmaya istekli ve yetenekli biri çıkmıyordu. Yalnızlık atmosferiyle, sessiz bir atmosferle sarılıp kuşatılmıştı; çevre elinden kayıp gitmiş, başkalarıyla ilişki kurmasını önleyen ve hiçbir istem, hiçbir özlemle giderilemeyen bir güçsüzlük üzerine çullanmıştı. (sayfa 51) Hayatı yoğun olarak yaşayabilmenin tek yolu, faturayı ben'e ödetmektir. Orta sınıftan biri için kendi ben'inden değerli bir şey yoktur. Dolayısıyla yoğunluk pahasına kendini ayakta tutar, güven içinde yaşar. (...) Bu yüzden, yaratılış bakımından, orta sınıfa mensup biri güçsüz bir yaşam dürtüsüyle donatılmıştır, korkaktır, kendisini elden çıkarmaktan çekinir, kolay yönetilecek biridir. Dolayısıyla güç yerine çoğunluğu, şiddet yerine yasayı, sorumluluk yerine oylamayı seçmiştir. (sayfa 57) Gerçekte burjuvazinin diri gücü asla normal üyelerinin özelliklerinden değil, ideallerinin silikliği ve esnekliği dolayısıyla kendi kapsamı içine alabildiği olağanüstü çok sayıdaki outsider'lardan kaynaklanır. (sayfa 58) İçlerinde pek çok parçadan oluştukları sezgisi beliren ve kişiliklerinin bir bütünlük taşıdığı kuruntusunu her dahi gibi aşarak, pek çok ben'den bir çıkın oluşturduklarını duyumsayan kişiler bunu açığa vurmayagörsün, hemen çoğunluk kendilerini deliğe tıkacak, bilimi yardıma çağırıp onlara şizofreni damgasını vuracak ve böylelikle insanlığın üzerine kol kanat gererek söz konusu talihsiz kişilerin ağzından gerçeğin sesini işitmek zorunda kalmamasını sağlayacaktır. (sayfa 64) Beden olarak her insan tektir, ruh olarak asla. (sayfa 64) Kişilik kuruntusunun maskesini alaşağı etmek için Hindistan'ın binlerce yıldır gösterdiği yoğun çabayı, Batı aynı kuruntunun desteklenip pekiştirilmesi için harcamıştır. (sayfa 66) Ruhunun derinliklerinde yatan misyon insanı us'a, Tanrı'ya doğru iter, ruhunun derinliklerinde yaşayan özlem ise geriye doğru çeker, doğadan, ana'dan yana yöneltir, böylece insanın yaşamı her iki güç arasında salınıp durur. (sayfa 67) "İnsan"ın yaratılış süreci sona ermiş bir varlık değil, usun bir dayatması olduğunu, korkulduğu kadar özlenen, uzak bir olasılık niteliği taşıdığını ve oraya götürecek yolun her zaman ancak bir bölümünün, kendilerini bugün bir giyotinin, yarın bir şeref anıtının beklediği eşine az rastlanır tek tek bireyler tarafından müthiş acı ve cezbelerle geride bırakılabileceğini Bozkırkurdu da sezer. Ne var ki, içindeki "kurt"a karşılık "insan" diye nitelediği şey, burjuva geleneğinin "orta yol" insanından başkası değildir. (sayfa 67) Mutlu çocuk ezgisini söyleyen sempatik ama duygusal adam da doğaya, masumiyete, gelişim sürecinin başlangıç aşamalarına dönmeyi arzuladığını açığa vurur; ama tümüyle unuttuğu bir şey vardır, çocuklar da asla mutlu değildir, onlar da pek çok çatışmayı, çelişkiyi ve acıyı yaşayabilen varlıklardır. (sayfa 69) Her doğuş, evrenden bir ayrılış demektir; belli sınırlarla çevrilmek, Tanrı'dan kopup soyutlanmak demektir. (sayfa 70) ... böyle aşağılayıcı yazılar beni artık kızdırmıyorsa da hüzünlendiriyor bazen. Yurttaşlarımdan üçte ikisi bu tür gazeteleri okuyor, sabah ve akşam, gazetelerdeki bu havayı soluyor, her Allah'ın günü belli doğrultuda yönlendiriliyor, uyarılıyor, kışkırtılıyor, durumdan hoşnut olmayan kötü yürekli insanlara dönüştürülmeye çalışılıyor. (...) olumlu düşünen iki üç kişi çıksa da, her Allah'ın günü binlerce gazete, dergi, konuşma, açık ya da gizli oturum tam tersini yapmaya çalışıyor, amaçlarına da ulaşıyorlar. (sayfa 127) Sevdiğim kadınlardan her zaman aydın ve kültürlü olmalarını beklemiş, en aydın ve en kültürlü kadının bile asla içimdeki logos'a yanıt vermediğinin, tersine ona karşı çıktığının asla farkına varmamıştım; sorunlarımı ve düşüncelerimi kadınlara taşıyıp durmuştum hep, pek kitap okumamış, yaşamın ne olduğunu pek bilmeyen, bir Çaykovski'yi bir Beethoven'den ayırt etme yeteneğinden yoksun bir kadını bir saatten uzun bir süre sevmemi düpedüz olanaksız görmüştüm. (sayfa 154) Yaşam konusunda bir fikrin vardı; içinde bir inanç, bir beklenti yaşıyordu; eylemlere, acılara ve özverilere hazırdın. Ama yavaş yavaş anladın ki, dünya hiç de senden eylemler ve özverilerde falan bulunmanı istemiyor, yaşam kahraman rollerine ve benzeri şeylere yer veren bir kahramanlık destanı değil, insanların yiyip içmeler, kahve yudumlamalar, örgü örmeler, iskambil oynamalar ve radyo dinlemelerle yetinip hallerine şükrettikleri rahat bir orta sınıf evidir. (sayfa 162) Mozart. Onun durumu nasıldı peki? Onun yaşadığı çağda kim yönetti dünyayı? Kim işin kaymağını yedi? Mozart mı, yoksa işini bilenler mi? Mozart mı, yoksa sıradan, sığ insanlar mı? Nasıl öldü Mozart? Nasıl gömüldü? Sanırım hep öyle oldu, ileride de öyle olacak. Okullarda 'dünya tarihi' denen ve kültürün bir parçası olarak ezberletilen şey, bütün o kahramanları, dahileri, büyük işleri ve duygularıyla aldatmacadan başka bir şey değil, okulda geçirecekleri yıllar boyunca çocukların bir şeyle oyalanmaları için öğretmenler tarafından eğitim amacına yönelik olarak kotarılmış bir aldatmaca. Her zaman öyle oldu, her zaman da öyle olacak. Zaman ve dünya, para ve güç, küçük ve sığ insanların elinde bulunacak her zaman, asıl insanların elinde ise hiçbir şey. (sayfa 164) Çağın insanı duygusallık diye nitelendiriyor bunu; nesneleri, en kutsal şeyi olan arabasını bile sevmiyor, bir an önce onu elinden çıkarıp, yerine daha üstün bir modelini geçirebilmeyi umuyor. (sayfa 172) Kişiliğiniz, içine kapatıldığınız bir hapishanedir. (sayfa 190) ... insan bir yığın ruhtan, pek çok ben'den oluşur. sözde bütünlüğünü dağıtıp parçalayarak kişiliği pek çok ben'e ayırmak delilik sayılır, bilim şizofreni diye niteler bunu. Belli bir çokluğun belli bir düzen ve gruplandırma olmaksızın denetim altında tutulamayacağı düşünülürse, bilim bu tutumunda haklıdır. Ancak, pek çok ben'in bir kezliğine, bağlayıcı, yaşam boyu varlığını koruyabileceği bir düzene sokulabileceği inancında da haksızdır; bilimin söz konusu yanılgısı da bazı tatsız sonuçlara yol açıyor; taşıdığı değer, olsa olsa devletçe işe alınan öğretmen ve eğiticilerin çalışmalarını basite indirgeyerek, düşünme ve denemelerden kendilerini uzak tutmalarına olanak vermesidir. Söz konusu yanılgı dolayısıyla aslında şifa bulmaz derecede aklından zoru olan pek çok insana 'normal', hatta sosyal açıdan üstün kişiler gözüyle bakılması, beri yandan aslında dahi olan pek çok insanın kaçık sayılmasıdır. (sayfa 208) * * * Hermann Hesse, Bozkırkurdu (1927), AFA yayınevi
10When: 9/02 3:17a

In: düş yolculukları

By: ...... ///

Friedrich Nietszche - Böyle Buyurdu Zerdüşt
Böyle Buyurdu Zerdüşt Friedrich Nietszche Yelkovan kımıldadı, hayat saatim soluk aldı, - ömrümde duymadığım bir sessizlik vardı çevremde; yüreğim yılgıya kapıldı. Yalnız gezerdim; o yanlış yollarda gönlüm neye acıkırdı geceleyin? Dağlara tırmanırdım; kimdi sen değilsen, aradığım dağbaşlarında? Gürültüler ve gök gürlemeleri ve fırtına sağanakları, bundan, bu sakıngan, kuşkulu kedi dinlenmesinden yeğdir gözümde; kişiler arasında da usul basanlara, yarım yamalak kişilere hınç bağlarım en çok, kuşkulanan, durumsayan, geçen bulutlara. Yüreklilik en iyi öldürendir: yüreklilik, acımayı dahi öldürür. Oysa acıma, en derin uçurumdur: kişi, hayatı nice derinliğine görürse, onca derinliğine görür acı çekmeyi de. Ama yüreklilik en iyi öldürendir, saldırgan yüreklilik: ölümü dahi öldürür o; çünkü der: "Bu muydu hayat? Peki öyleyse! Bir daha!" Akşamları ateşin başına oturduklarında hep beni konuşurlar, ama hiç biri beni düşünmez. Onlar, gerçekte en çok bir şeyi isterler: kimsenin kendilerine zarar vermemesini. Böylece herkesin hoşuna gitmek, herkesi hoş tutmak isterler. Ama "erdem" deseler de, ödlekliktir bu. Ah bu iyiler! İyi kişiler gerçeği hiç söylemezler. Bu türlü iyi olmak, ruh için sayrılıktır. Baş eğer bu iyiler, teslim olurlar; yürekleri öykünür, canları söz dinler; oysa söz dinleyen, kendini dinlemez! Her bilgi, tedirgin vicdanın dibinde yeşermiştir şimdiye dek! Parçalayın ey gören kişiler, parçalayın eski levhaları! Ah, bütün yarım istemleri bıraksanız da, eylemde olduğu gibi, tembellikte de tam kararlı olsanız! Kimine göre yalnızlık, sayrı kişinin kaçışıdır; kimine göre de, sayrı kişilerden kaçıştır. Ve kötüler ne kadar zarar verirlerse versinler, iyilerin verdiği zarar en zararlı zarardır. İyilerin aptallığında dipsiz bir kurnazlık vardır. İyiler, kendi erdemlerini bulanı çarmıha germek zorundadırlar! Yaratıcıdan nefret ederler en çok, levhaları ve eski değerleri altüst edenden, bozandan, - yasabozan derler ona. Çünkü iyiler, yaratamazlar; onlar hep sonun başlangıcıdırlar. İyiler yalancı kıyılar, yalancı güvenlikler öğrettiler size; iyilerin yalanları içre doğup büyüdünüz siz. Her şey iyiler eliyle baştan aşağı burulmuş, çarpıtılmıştır. Birçok şeyi yarım yamalak bilmektense, hiç bilmemek daha iyidir! Başkalarının düşünceleriyle bilgelik etmektense, kendi hesabına delilik etmek daha iyidir! Ben büyük horgörenleri severim. İnsan altedilmesi gereken bir şeydir. Boyun eğmektense umutsuzluğa düşün daha iyi. * * * Friedrich Nietzche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Cem Yayınevi (Her paragraf farklı bir sayfadan)
23When: 8/31 3:03a

In: ŞAİRLERE DAİR

By: ...... ///

Tezer Özlü - Yaşamın Ucuna Yolculuk
Yaşamın Ucuna Yolculuk Yaşamın daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı. Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu. Canlılıklarını duyduğum, canlılıklarını birlikte bölüştüğüm birtakım insanlar gitti. Onlar adına, onları da özlemek, onlar için özlemek, onlar için de sevmek. İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması. Uykuda. Uykuyu ararken. Derin uykuların ötesinde bile zaman zaman düşünde sezinlemiyor mu insan bir başınalığın çaresizliğini? Yollarda. Okurken. Pencereden caddelere bakarken. Giyinirken. Soyunurken. Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanlara gelişigüzel bakarken. Hiçbir şey aramazken. Herhangi bir kahvede oturan insanları görmezken, başka olgular düşünürken. Yosun kokusunu yeniden duymaya çalışırken, bir kavşakta karşıdan karşıya geçerken, arabalar dünyasında yaşadığını son anda algılarken, büyük bir bulvarın tüm kahvelerinde oturanlardan hiç birini tanımazken, bir mağazadan gelişigüzel yiyecek seçerken, ya da bir satıcıdan herhangi bir malı isterken, aynı anda özlem ve yalnızlıkları düşünürken, gidenleri, gelenleri, bölünenleri, ölenleri, doğanları, büyüyenleri, yaşamak isteyenleri, yaşamak istemeyenleri özlerken, severken, sevilirken, sevişirken, hep yalnız değil miyiz? Yaşam özlemini doyuracak bir olgu mümkün mü? (sayfa 13-14) Her anı ölüdür. (sayfa 26) Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey, benim gerçeğimle bağdaşmayan bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin "medeni durum" dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak, ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiçbir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. İstediğiniz düzene (ayak uydurmak) o denli kolay ki... Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki. Bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olunmayacak bir insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum. (sayfa. 75-76) İnsan çoğu kez her şeyin son bulduğu duygusuna kapılıyor, oysa yaşamın sonsuzluğunu algılayabilmek için bile yeterli değil bir insan ömrü. * * * Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk, sayfa 127, Ada Yayınları
70When: 9/13 3:49a

In: Çocukluğun Soğuk Gec..

By: ...... ///

Karl Marks - Feuerbach Üzerine Tezler
Feuerbach Üzerine Tezler Karl Marks I Feuerbach'inki de dahil olmak üzere şimdiye kadar varolan tüm materyalizmin başlıca eksiği, şeyin [Gegenstand], gerçekliğin, duyusallığın duyusal insan faaliyeti, pratiği olarak değil, öznel olarak değil, yalnızca nesne [Objekt] ya da sezgi [Anschauung] olarak kavranmasıdır. Böylece etkin yön, materyalizme karşıt bir biçimde, idealizm tarafından geliştirilmiş oldu - ama yalnızca soyut olarak, çünkü idealizm, bu biçimdeki gerçek, duyusal eylemi elbette bilmez. Feuerbach, düşünce nesnelerinden gerçekten farklı duyusal nesneler istiyor, ama insan faaliyetinin kendisini nesnel [gegenständliche] faaliyet olarak kavramıyor. Böylece Hıristiyanlığın Özü'nde teorik tutumu, biricik gerçek insan tutumu olarak görüyor, oysa pratik yalnızca iğrenç, Yahudice görünüm biçimi içersinde kavranıyor ve sabitleştiriliyor. Böylece "devrimci" faaliyetin, "pratik-eleştirel" faaliyetin önemini anlamıyor. II Nesnel [gegenständliche] hakikatin insan düşüncesine atfedilip atfedilmeyeceği sorunu -bir teori sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini [Disseitigkeit] pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur. III Ortamın değiştirilmesine ve eğitime ilişkin materyalist öğreti, ortamın insanlar tarafından değiştirilmediğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. Bu yüzden de, toplumu, biri toplumdan üstün olan iki kısma ayırmak zorunda kalır. (Örneğin Robert Owen'da.) Ortamın değiştirilmesi ile insan faaliyetinin ya da kendi kendini değiştirmenin çakışması, yalnız devrimci pratik olarak kavranabilir ve ussal biçimde anlaşılabilir. IV Feuerbach, dinsel kendine-yabancılaşma olgusundan, dünyanın biri dinsel, biri yersel dünya olarak ikileşmesi olgusundan hareket ediyor. Yaptığı iş, dinsel dünyayı layik temeline oturtmaktan ibarettir. Oysa bu layik temelin kendi kendisinden kopması ve kendisini bağımsız bir diyar olarak hayal alemine yerleştirmesi olgusu, ancak bu layik temelin kendi kendisini bölmesi ve kendi kendisiyle çelişmesi ile açıklanabilir. Dolayısıyla bu sorunun kendisi, ilkin, kendi çelişkisi içersinde anlaşılmalı ve, ardından da, bu çelişkinin ortadan kaldırılmasıyla pratik içersinde devrimcileştirilmelidir. Şu halde, örneğin, dünyasal ailenin, kutsal ailenin gizemi olduğu bir kez keşfedildikten sonra, dünyasal ailenin kendisi de teorik ve pratik olarak yok edilmelidir. V Soyut düşünme ile yetinemeyen Feuerbach, sezgiye başvuruyor; ama duyusallığı pratik-duyusal faaliyet olarak kavramıyor. VI Feuerbach, dinsel özü insansal öze indirgiyor. Ama insansal öz, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Gerçekliği içersinde, bu, toplumsal ilişkilerin bütünüdür. Bu gerçek özün eleştirisine girmeyen Feuerbach bunun sonucu olarak: 1. Tarihsel süreçten uzaklaşmak ve dinsel duyguyu [Gemüt] kendi başına bir şey olarak saptamak ve soyut -yalıtılmış- bir insan bireyini varsaymak zorunda kalmıştır. 2. Dolayısıyla insansal öz, onda ancak bir "tür" olarak, birçok bireyi salt doğal olarak birleştiren içsel, dilsiz bir genellik olarak anlaşılabilir. VII Bunun sonucu olarak Feuerbach, "dinsel duygu"nun kendisinin bir toplumsal ürün olduğunu, ve tahlil ettiği soyut bireyin de gerçekte belirli bir toplum biçimine ait olduğunu görmüyor. VIII Tüm toplumsal yaşam, özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe saptıran bütün gizemler, ussal çözümlerini insan pratiğinde ve bu pratiğin anlaşılmasında bulurlar. IX Sezgisel materyalizmin, yani duyusallığı pratik faaliyet olarak anlamayan materyalizmin ulaştığı en yüksek nokta tek tek bireylerin ve burjuva toplumun sezgisidir. X Eski materyalizmin bakış açısı burjuva toplumdur, yeni materyalizmin ise insan toplumu, ya da toplumsallaşmış insanlıktır. XI Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir. 1845 ilkyazında Marx tarafından yazılmıştır. Özgün basımı Engels tarafından 1888'de, kendi yazdığı Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu'nun ayrı basımının Ek'inde yayınlanmıştır. Dipnot [*] "Feuerbach Üzerine Tezler", Marx tarafından, kendisine ait tarihsel materyalizm teorisini, esas olarak tamamlamış ve materyalizmi insan toplumunu kapsayacak biçimde genişletmiş olduğu 1845 ilkyazında Brüksel'de yazılmıştır. Engels'e göre bu "yeni dünya anlayışının dahiyane tohumunun atılmış olduğu ilk belge" idi. (Bkz: K. Marx, F. Engels, Felsefe İncelemeleri, Sol Yayınlan, Ankara 1975, s. 9.) "Feuerbach Üzerine Tezler"inde, Marx, Feuerbach'ın ve ondan öncekilerin materyalizmlerinin temel kusurlarını -edilgin, sezgisel yaklaşımlarını ve insanın devrimci eyleminin, "pratik-eleştirel" eyleminin önemini anlayamamalarını- ortaya koymaktadır. Marx, dünyanın kavranmasında ve değiştirilmesinde devrimci pratiğin oynadığı belirleyici rolü vurguluyor. "Tezler", Marx'in 1844-47 tarihli ve "Feuerbach'a İlişkin" başlıklı "Notdefterleri"nde yer almaktadır. Engels "Tezler"i 1888'de yayınlarken, Marx'ın yayınlamayı düşünmediği bu belgeyi okur için daha anlaşılır hale getirmek üzere bazı değişiklikler yapmıştı. Bu metin, Engels'in baskıya hazırladığı metindir; şu farkla ki, 1888 baskısında bulunmayan italikler ve tırnaklar -Marks'ın el yazmasına dayanılarak- buraya konulmuştur. "Feuerbach Üzerine Tezler" başlığı Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından konulmuştur.
00N/A

QUO VADİS?
At nunc vado ad eum, qui me misit, et nemo ex vobis interrogat me: “Quo vadis?” Yuhanna Söylendiğine göre, Romalı generallerin vahşeti dizginsiz bir hal alıp Roma’daki hristiyanlar üzerinde bir sürek avına dönüşmeye başlayınca, can havliyle Roma’dan kaçan Havari Pavlus yolda Hazreti İsa’ya rastlamış. Hazreti İsa Havari Pavlus’a, - Quo vadis Pavlus? diye sormuş. “Nereye gidiyorsun Pavlus?” Tam da bu en zor zamanda, Roma sokaklarında inançlı hristiyanların bedeni birer meşale gibi yanarken Roma’dan kaçmak ne Hazreti İsa’nın ne de vicdanının kabul edebileceği bir şeydir. Bunun üzerine Aziz Petrus gerisin geri Roma’ya dönmüş ve kısa süre sonra da Roma’da vahşice katledilmiş. Şimdi biz de durup içinde bulunduğumuz duruma bakarak bu soruyu kendimize ve herkese sormalıyız... “Quo Vadis?”
00N/A

Nermi Uygur - Edebiyat Karın Doyurur
Edebiyat Karın Doyurur Nermi Uygur Tek tek sanatları, özellikle de edebiyatı aşağsamak isteyenler, sözü uzun uzadıya dolaştırmadan karna getirirler: edebiyat karın doyurmaz, onlara göre. Benzetmeli bir anlamı olduğu apaçık bu savın. Yadırgamamak elde değil gene de. Ona bakarsanız ne felsefe karın doyurur, ne tarih. Edebiyatmış, felsefeymiş, tarihmiş — boş mu vereceğiz öyleyse hepsine? Olacak şey mi bu? Yalnızca edebiyatı alalım, karın doyurmuyor diye, önemi değeri yok mu edebiyatın? Biricik değerse karın doyurmak belki. Gerçek bambaşka ama. Ne demek hem karın doyurmak? Besbelli: "işe yaramak" ile aynı anlamda kullanılıyor bütün bu bağlamlarda "karın doyurmak". Belirtilmesi gerekir o zaman da: Ne zaman, nerde, hangi işe, kimin işine. Kestirmeden dendikte: yaşamadır gözönünde bulundurulan amaç; yaşamayı, tüm insan-yaşamasını göster-mektedir "iş", olanca kaypaklığı, çokanlamıyla. Edebiyat karın doyurmaz deyimine belbağlayanlar, edebiyatın insan yaşamasına yararlı bir katkı getirmediğini öne sürmekteler. Gücünü betimleyici anlatımından devşiriyor bu sav. Yanıltıcı bir güç ama bu. Edebiyat karın doyurmaz diyenler, insan-kültür gerçekliğini bozuyorlar da ondan. Tam karşıt sav gerçekliği dosdoğru yansıtır: Edebiyat karın doyurur. Çok kişi de, bu savı aykırı bulacak; haksız değiller büsbütün. Bilinç aydınlığına çıkmasa da, hep o karın-doyurmaz'lı deyimin aldatan inandırıcılığına cabucak bırakıyor kendini insan. Neden peki tutunup yayılmış, ger-çeğe aykırı bu deyim? Tüm bağıntılarıyla edebiyattan anlamayanların önyargısı durumunda; diledikleri gibi kullanamadıkları için belli bir edebiyata, belli bir edebiyat ürününe düşman kesilenlerin bir propaganda tekerlemesi durumunda. Buysa aslında, gerçekliği saklamak istese bile, edebiyatın karın doyurduğuna tanıklık etmekte. İşte ben boş kalem-tartışmalarını sevmediğimden, olumlu birkaç yönüyle bu özelliği açığa koymak dileğindeyim şimdi: Ede-biyatın "karın" doyurduğunu temellendirmek umudundayım. Bu arada biriki eğitim sorununa dokunmadan yapamayacağım. Bölük pörçük de olsa gerekli bu bence. Kim edebiyatın karın doyurduğuna inanır da, doymaya engel olan eğitim aksaklıklarından önleyebildiğini önlemez fırsat varken? Vazgeçilmez bir eğiticidir edebiyat. İnsan da eğitimle insan olduğuna göre pekçok eksik kalır edebiyatsız. Bilim, töre, din, politika bakımından edebiyatın yararsız bir güç olduğu hiçbir zaman söylenemezse, edebiyata ilişkin başka bir başarıya dikkati çekmek dileğindeyim ben şimdi. Nedense unutulan ya da onemli değilmiş, gibi geçiştirilen bir katkı sağlar edebiyat insan-varoluşuna: insana özgü bir duygu dunyasının kurulup gelişmesinde büyük payı vardır edebiyat ürünlerinin. Bakışaçılarına gore değişik adlar takılabilen çeşitli yaşama-dünyalarına açık bir bütündür insan: şu bu yöne indirgenip bolünemez aslında. Gene de akıl, mantık, matematik, genellikle de bilimsel bilgiler dışında, tutku, özlem, düşyetisi, sevgi, umut gibi birçok yaşama uzanışları var ki, bunların tümüne birden insanın duygu boyutları gözüyle bakabiliriz. İşte edebiyat bu boyutlan genişletmekte zorunlu bir yardımcısıdır insanın. Musikiden yontuya, resimden dansa dek güzelsanatların yanmda yeralır bu bakımdan edebiyat. Gene de bir ayrıcalık gosterir; şöyle ki, olanca varlığı dille ortaya çıktığı, dil de insanlar arası bildirişmeyi erişilebilecek en güvenilir biçimde sağladığına göre, insanın duyguca oluşması edebiyattan geçer ister istemez. Edebiyatın yapıtaşı durumundaki sozcükler anlamla yüklüdür; sözcükleri düzenleme sanatıyla değişik anlam kesitleri kurar edebiyat yaratıcısı. Bu anlam kesitlerinin pekçoğu duygulara ilişkindir. Böylece, edebiyat yazarı duyguları dile-getirme ustasıdır, büyük ölçüde. Denecek ki: dil başka duygu başka; uzayda zamanda algılanan nesneleri adlandırmak, eylemleri amaçlara yöneltip yoğunlaştırmakla görevlidir dil; dişa ilişkin birşeydir öyleyse; oysa duygular içte, iç dünyada, başkalarına aktarılamayan gönül derinliklerindedir. Bense şöyle düşünüyorum: duyguların diştan gözlemlenebilen davranışlarla sıkı ilgisi vardır; aynca, ancak dile getirildikten sonradır ki duyguların varlığından, niteliğinden haberi olur insanın; duygu dille belirir bir bakıma. Ozanı, öykücüsü, denemecisiyle dil işleyicisidir edebiyatçılar. Duygu olanaklarımız artar, duygu boyutlanmız genişler onlarla. Duyguca zenginleştirir edebiyat. Aristoteles'in ünlü tanımına uymuyor bu söylediğim. Bu konuda nedense herkesin güvendiği Aristoteles'e göre, "acıma ve korkuyla duygulardan arındırır" edebiyat. Gerçi Aristoteles tragedyanın sözünü ediyor bunu derken, tümüyle edebiyata yaymak alişkanlığında çok kişi gene de. Bazıları, edebiyatı, insandaki duyguları kökten kazıyan, insanı duygusuzlaştıran bir etkenlik diye yorumluyorlar bu bağlamda. Duygular kötü şeylermiş gibi, "katharsis"i, duyuları yıkayıp paklamak diye anlıyorlar. Aristoteles tanımını yetesiye açıklamamış. Ama, gerçekliğe böylesine aykırı bir tasarıma belbağlamamıştır gibi geliyor bana. Şuna inanıyorum ben: Edebiyatta arınır duygular, yani dilin işleyişiyle görülebilecekleri en elverişli ışın altına yerleşirler, yani dille duyguların üstüne bükülüp onları algılar, onları hem kendisi hem de okuyucuları için bilince ulaştırır edebiyatçı. İnsanı eğitmek amacıyla duyguları değerlendirmek, verimlendirmektir "katharsis". Duygu eğitimi sağlar edebiyat insana. İnsanın tüm duygu yönünü açar, açıklar, belli eder, bildirir edebiyat. Yazarlar olmasaydı, birçok duyguları deneylemeyecek, onlan tatmayacak, bilmeyecektik; insan yaşamasının birçok önemli kesiminden yoksun kalacaktık böylece. İnsanı kendine öğretir bu bakımdan edebiyat. Ben neyim? Kimim ben? Nasıl birşeyim ben? çeşidinden sormadan edemeyeceğimiz soruları en iyi aydınlatan, hiç olmazsa aydınlatabilecek ipuçları veren etkenlik alanıdır edebiyat. "Sen beni bil! "diye buyuran eski bilgeler, sahne yazarlarının, ozanlann, sözle anlatma sanatçılarının ürünlerine itelemekteydi aslında herkesi. Aracısız, kendini tanıyamaz hiçkimse. Her insanteki öylesine yapışıktır ki kendisine, ancak edebiyat ustalarnın, bildik bilmedik duygu yaşantılarını girdiçıktısıyla dile sergilemesi üzerine özkimliğini kavramaya başlar insan. Edebiyatla kendisini bulabilir insan, çünkü en çok kendisinin olan yönüyle, duygu biricikliğiyle edebiyatta rastlar kendisine. Düpedüz bir duygu öğretmeni durumuna indirgenmiş olmuyor mu böylece edebiyatçı? Sanmıyorum. Romanı, şiiri duygu bilgiçliği için okuyanlar düşer olsa olsa bu yanıltıya. Oysa edebiyat duygu çözümlemekten fazla birşeydir; doğru olmaz edebiyat yaratılarnın tüm varlığını, önemini duygu konusunda bilgi edinmeye dayatmak. Yalnız ne var ki, edebiyattan payalan herkes, hangi amaçla sarılırsa sarılsın edebiyata, duygusallık bakımından, kendi kendini kıyıbucağı ile daha iyi görebileceği bir açıya yerleştiğini sezer. Özellikle duyguları yönünden bir aynadır edebiyat insan icin, bir büiyüteç. Yazar bambaşka kişileri de anlatsa, binlerce yıl önceki olayları da deşse, uyduruksal ilişkileri de incelese, okuyana büsbütün yabancı eylemleri de sayıp dökse, bir tek canlıdan söz etmeyip rastgele nesneleri bile betimlese, gene de okuyucu, okumasıyla kendi üzerindeki bilincin karanlıktan sıyrıldığını, duygu ve yeti sınırlarının seçikleştiğini, (hep dediğim gibi) sozün en geniş, anlamında duygu yaşayışı bakımından ayıklığa kavuştuğunu içten kavrar. İnsanların birlikte yaşadığı, tartışılmaz bir olgudur; başka türlü bir varoluş tasarlanamaz insan için; rastlantılarda bir süre canlılığını yitirmese bile, insanolmayı sağlayan yetilerin hiçbirini geliştiremez başkalarıyla bildirişmeyen, ödevler ve sorumluluklar yüklenemeyen, ortak eylemlere katılmayan sözümona bir insan. Başkalarıyla anlam kazanan tatlardan, özlemlerden, başarılardan payalmayan bir nesneye insan denebilir mi hiç? Bu temel doğrunun gerektirdiği sonuç şu öyleyse: insanlar arasındaki anlaşma ve anlayışı toplumlaşmayı yoğurup pekiştiren her şey yararlıdır insan için. İşte bu gerekçeden ötürü,insanları insan kılmak bakımından, her zaman her yerde edebiyata büyük bir görev düşmektedir. Ne denli şaşırtıcı, değişik bir kuruluşla ortaya çıkarsa çıksın, başka insanlar görünür edebiyat ürünlerinde doğrudan doğruya. Gerçi her yazar yapıtı roman degildir, tiyatro değildir, insanlar çıksın sahneye; ilk bakışta insansız izlenimini uyandıran yapıtlar da var, belki de en çok şiirler. Olsun, hiçbir insan "olayı" dile getirmese de, her edebiyat başarısı insan açısından bir dünya koyar önümüze. İnsani insana yaklaştırır edebiyat. Edebiyatın, insanı türdaşlarına yabancılaştırdığını soylemek geçersiz bir genellemenin tuzağına düşmektir. "Kötü" insandan da sözetse, insanı insana tanıtır; insani ülküleştirerek de açıklasa, insan varoluşunun nasıllığıma aydınlık getirir edebiyat. Okuyucunun anlayışve duygudaşlıla kendi tekbenine özgü çevreyi aşmasına, insan olanaklarının çeşitliline ilişkin bir bilinç elde etmesine yolaçar edebiyat. Böylece edebiyatın, enazından, bir hoşgörü aşıladığı söylenebilir. Hoşgürüyle yetinmez ama insan. Aslında gönülden sevilmeyene, hak akıl gerekçelerinin zoruyla katlanmaktır hoşgörü. Güzel şeydir bu, — en güzel şey değildir gene de. İstemeye istemeye katlanmak dizginlese, geciktirse de çatışmayı, hoşgörünün baskısından sıyıran karşı-gerçekler arar bilinçaltı, bulur da ergeç. Hoşgörüden de üstün birşeydir başkalarını sevmek, anlayışla, saygıyla, duygudaşlıkla. Bunu da en iyi gerçekleştiren edebiyattır. En küçük yaşama çevrelerinden tutun da en geniş ulus ve devlet ilişkilerine dek güvenilir bir insan birleştiricisidir edebiyat. Edebiyatça içi dışlı oldugunuz bir ülkeye dügman kesilebilir misiniz? Yeryüzüinden düşmanlığın kalkmasını isteyen, kalkmayacağını bilse de azalmasına yardım etmek isteyen, edebiyatın gelişip yayılmasnı engellememelidir. İnsan sevgisi sağlayan bir kaynak durumundadır edebiyat. Düşmanlık körükleyen yapıtlar n'oluyor peki diyeceksiniz? Edebiyat mı bunlar, sözlü-yazılı sanat başarısı mı sanmıyorum. Belli ki tartışmaya açık bir sav bu benimkisi, kestirmeden bir kanıtla yetineceğim burda: insanların arasına düşmanlık salan, ya da düşmanlık artıran klasik bir yapıt, yani zaman değişikliklerine oldukğa sağlam karşı koymuş bir yapıt tanımıyorum ben. Korkmamalı edebiyattan. Belli bir inanışı veriyor ya da benimsemiyor diye yazarı susturmaya kalkışmamalı. Yazarsız topluluk olmaz. Halki gevşetmesinden çekindiği için bazı ozanları (boynunu bir çiçek demetiyle bezedikten sonra) Devlet'inden süren Platon, Homeros'suz, Hesiodos'suz edemiyor gene de. Gerçekte insana özgü birlikte-yagama biçiminin, insana en çok yakışan yaşama-dünyasısın gerekli yapıcılarından biridir edebiyat. Bir bakıma, karnı doyurmaktan da üstün yeri vardır edebiyatın insan yaşamasında, Mutlu kılar insanı. Kalıbımı basarım ki, herşeye kulp takanlar dudak bükecekler bu "mutluluk" deyimine. Kimi mutluluğun ne olduğu kesin değil, kaypak birşey mutluluk, diyecek; kimi de, mutluluktan bana ne, deyip geçmek isteyecek. İşin içine kendimi karıştırmak zorundayım: benim için gerçek, önemli bir gerçek, edebiyattan mutluluk derlediğim. Yakm çevrem için de doğru bu. Hiç tanımadıklarımdan da aynı şeyi duyuyorum. Şuna güvenim var: edebiyata yetesiye yaklaşan herkes mutluluk devşirir edebiyattan — hep böyleydi bu, bundan sonra da böyle olacağı kanısmdayım. Kuru kuru akıldan değil, deneylerden edinilmiş bir kanı bu. Yanlış anlaşılmasm: salt güzel denen şeyleri işlediği için, salt iyi sayılan sonuçlarla bittiği için, okuyucuya mutluluk verdiği öne sürülemez edebiyat yapıtlarının; çirkin denen konular, başladığından daha acı biten yapıtlar da var edebiyat alanında. Edebiyattaki mutluluk sağlama erdemi, bazı şeyleri gizlemesi, ya da okuyucuları ne yapıp yapıp hoştutmasıyla açıklanamaz. Uyuttuğu için değil, tam tersine uyandırdığı için mutluluk saçar edebiyat; ilk bakışta öyle görünmese bile öyledir aslında. Bölük-pörçük de olsa, her zaman ustaca başarı elde etmese de, çağı türü ne olursa olsun, her edebiyat yapıtıevrene ilişkin insan açısından evrene, tüm boyutlarıyla insan yaşamasına ilişkin bir yorumdur. Duyurudur, bildiridir, anlatıdır edebiyat. Dille bilinçleşme, dille bilinçleme denemesidir. Özellikle büyük yapıtların başansıdır bu. Hani nasıl edebiyat -öncesinde en sevimsiz gerçekleri bile dilde yansıtmak bir hafiflik getirirse insanın içine; hani nasıl bunalımlı dönemlerde konuştukça açılırsa insan; tıpkı bunun gibi, söylenmesi istenen gerektiği gibi söylenip yazıldıkça edebiyatta, söz yerine oturdukça edebiyatta, gözü gönlü aydınlanır insanın. Kendine özgü bir tat, bir sanat tadı edinir insan yapıttan. Gelip geçici bir tat değildir bu; kalıcıdır, insanı değiştiren bir tattır tüm sanat tatları gibi. Onlardan bir ayrıcalık gösterir gene de: dil ortamında varolduğu için anlam kesitleriyle, sözcüklerle başarır başardığını, insandan insana pek çok şeyi aktarabilir böylece, aktarılamayacağı öne sürülen şeyleri bile, o aktarılamayan nedenleriyle sezdirebilir. Edebiyatsız insan, tatların en çok kendisine yaraşanından, en çok özlenmeye değeninden yok-sun kalır. Öbür kültür tatlarının bu eksikliği kapatabileceğini ummuyorum. Bilimin sağladığı yeter de artar bana, zaten bu yönde gelişiyor yüzyılımız, edebiyatsız da yaşarım, diyenlere söyleyeceğim şu: belki yaşarsınız yaşamasına, mutsuz yaşamaya katlanırsanız o da. Ne zaman edebiyatsız yaşamanın sözü geçse, Darwin gelir aklıma. Yeniçağın bu devrimci bilgini, edebiyattan uzak kalmanın acısını öylesine içen çekmiş ki! Yaşama oyküsünü anlatırken, otuz otuzbeş yaşlarına değin Shakespeare'i, Byron'u, Coleridge'i, Shelley'i okuduğunu, bu okumalardan yüce bir tat aldığını sölüyor. Ama sonra, bilimsel araştırmalara öylesine kaptırıyor ki kendini edebiyat denebilecek herşey yokolup gidiyor Darwin için. Nice yıllar geçiyor aradan, başarılarının doruğunda şöyle sormak zorunda kalıyor gene de kendi kendine: "Kafam, geniş olgu yığınlarından yasalar öğüten bir makine olmuş görünüyor; peki ama bu neden beynimdeki o daha üstün durumların dayandığı bölümü körletsin, bir türlü anlamıyorum.* Anlamıştır oysa, edebiyatsız, özellikle şiirsiz, yaşadığı için körleşmiştir beyninin o üstün bölümü. Yeniden yaşasa ne yapacağını iyice bilir artık, yaşama gündeminde bambaşka şeyler olmakla birlikte, sıkı sıkıya uygulayacaktır bir kuralı, haftada en aşağı bir şiir okuyacaktır. İş işten geçmiştir oysa. Genellikle tektek sanatların, özellikle de edebiyatın verdiği tatları anarken, hem üzüntü hem umutla, şöyle sesleniyor her sağduyu insanına koca Darwin: "Bu tatları yitirmek mutluluğu yitirmektir; buysa ayrıca kafayı en çok da doğal yapımızın duygusal kısmını güçten düşürecek, ahlak tutumuna zararlı olabilir." Uzmanlığın yanlışlıkla tutsağı olan bilim adamlarının, aşağı çıkarların çekimine kapılmış parti politikacılarının, katı inancalar adına sanatın yaşamaya getirdiği pırıltıdan işkillenen din adamlarının, özgürce geliştirmeye çalışacaklarına tekyanlı saplantılarla varoluşu köstekleyen eğitimcilerin kulağı çınlasın; hiç üirkmeden belbağlayabilirler tümüiyle edebiyata, hepsinin yardımcısı, insanın yardımcısı, insanın insana büyük yardımı çünkü edebiyat. Herkes edebiyattan tatalmayı alışkanlık haline getirmeye baksın tezelden. Tok da olsa karın, güdüktür edebiyatsız insan.
00N/A

Marx’ın Yabancılaşma Teorisinin Kavramsal
Marx’ın Yabancılaşma Teorisinin Kavramsal Yapısı Istvan Meszaros Aşağıda çevirisi sunulan bölüm, Macar sosyal bilimci İstvan Meszaros'un Marx'ın Yabancılaşma Teorisi başlıklı 350 sayfalık kapsamlı araştırmasından alınmışıtır. Meszaros bu araştırmasında, yabancılaşma kavramının kökenlerinden başlayarak, gelişme aşamaları içerisinde incelemiş, genç-Marx, olgun-Marx karşıtlığı üzerinde durmuş ve çağdaş yaşam üzerindeki etkilerini tartışmaya açmıştır. Meszaros'un kitabı, 1970 yılında İsaac Deutscher Anısına verilen ödülü almış ve bütün batı dillerine çevrilmişti. Marx'ın 1844 Ekonomi Politik ve Felsefe Elyazmaları ile ilgilenenler, Marx'ın Yabancılaşma Teorisi'ni kavramak için önemli bir çaba gerektiğini bilirler. Uzun zamandır elimin altında bulunan bu kitabı evirip çevirirken ben, yayımlanan bu bölüm üzerinde okurlardan gelecek yansımaları da beklediğimi kaydetmek istiyorum. Eğer olumlu yansımalar alırsam kitabı bütünüyle çevirme çabalarımı daha da hızlandıracağım. Alaattin Bilgi Marksist Sistemin Temelleri Söylenceleri icat etmek kolay ama bunlardan kurtulmak zordur. Boş bir balonu (her türden kanıtlarıyla düpedüz cehaleti), bolca sıcak havayla (yani, sırf hüsnükuruntuyla) tıkabasa doldurup havalandırmak yeter de artar bile; hele bu hüsnükuruntuda ayak direnirse bu uydurma uçuş için gerekli yakıt bol bol sağlanmış olur. İleride, Marx Üzerine Tartışmalar bölümünde, 1844 Elyazmaları ile ilgili belli başlı söylenceleri biraz uzunca tartışacağız. Yine de bu noktada, çeşitli yorumlarda pek de göze batmayacak ölçüde olmakla beraber, bir bütün olarak Marx'ın yapıtını eksiksiz değerlendirmek için büyük teorik önem taşıyan bir söylenceyi kısaca ele almak zorundayız. Bilindiği gibi 1844 Elyazmaları, yabancılaşma kavramı üzerinde odaklaşan Marksçı sistemin temellerini sergiler. Yukarıda söz konusu edilen söylence, Lenin'in bu kavramdan habersiz olduğunu, kendi teorilerini geliştirirken bu kavramın hiçbir rol oynamadığını öne sürmektedir. (Pek çok dogmatik kafalı insanın gözünde, hiç kuşkusuz bu savın kendisi bile, yabancılaşma kavramının "idealist" damgasını yemesine yeter de artar bile.) Eğer Lenin, Marx'ın kapitalist yabancılaşma ve sonuçlarının eleştirisini (yani, "emeğin yabancılaşması"nı ve onun kaçınılmaz sonuçları üzerine yaptığı analizleri) gerçekten gözden kaçırmış ise, Marx'ın teorisinin özünü –Marksist sistemin temel düşüncesini– gözden kaçırmış demektir. Öne sürülecek hiçbir şeyin bu sözde savdan, gerçeğe daha uzak olduğunu söylemeye gerek var mı bilmem. Aslında durum bunun tam tersi: Lenin'in, Marksist olarak gelişmesinde, yabancılaşma kavramını doğru anlamıyla kavraması yaşamsal bir rol oynar. Lenin'in teorik yapıtlarının hepsinin –buna, Ekonomik Romantizm'in Eleştirisi ile, Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi de dahil– 1895'te yazılan Kutsal Aile'ye Genel Bakış'tan sonra kaleme alındıkları kesin bir gerçektir. Bu Genel Bakış'ta, yorumlar biçiminde ifade edilen ana düşünceler, Lenin'in daha sonraki yazılarında yer alan fikir ve düşüncelerinin merkezi olmaya devam etmiştir. Ne yazık ki burada, Lenin'in düşüncelerindeki gelişmeyi ayrıntılarıyla izleme olanağı yoktur. Bu nedenle, sadece tartışılan konuyla doğrudan ilgili birkaç noktaya dikkatimizi yoğunlaştırmak zorundayız. Kutsal Aileye Genel Bakış'ta Lenin'in bu eski yapıttan uzun bir pasaj aktardıktan sonra şöyle bir yorumda bulunması, konumuzla ilgili olması bakımından büyük önem taşır: "Bu pasaj oldukça karakteristiktir; çünkü Marx'ın, kendi tüm 'sisteminin' dayandığı temel fikre, yani toplumsal üretim ilişkileri kavramına nasıl yaklaştığını göstermektedir." Burada Lenin'in "sistem" sözcüğünü tırnak içine almasını önemli bulanlar da bulunabilir, önemsiz bulanlar da. (Anladığımıza göre Lenin'in bunu yapmasının nedeni, Marksist literatürde, Hegelci felsefe ile bağıntılı olarak, "sistem kurma düşüncesine" alışılagelen polemik göndermeyi anamsatmak içindir. Ayrıca Genel Bakış, Hegelci sisteme oldukça eleştirel bir biçimde yaklaştığı gibi, Kutsal Aile üyelerinin bundan yararlanma çabalarını da eleştirir.) Burada yaşamsal önem taşıyan olgu şudur: "Marx'ın tüm sisteminin ana fikri" –"toplumsal üretim ilişkileri kavramı"– kesinlikle Marx'ın yabancılaşma kavramıdır; yani –Lenin'in doğru olarak kabul ettiği gibi–, "emeğin kendi yabancılaşması", "insanın kendi yabancılaşması", "kişinin pratik ilişkileri içerisinde kendi nesnel özüne yabancılaşması", vb., sistemin Marksçı eleştirel gizemden soyutlanma halidir. Bunu, Lenin'in yorumunun yöneltildiği pasajı gözden geçirirsek açıkça görebiliriz: "Proudhon'un, sahip olmamayı ve eski sahip olma biçimini ortadan kaldırmak isteği, tamamiyle, onun, insanın nesnel özüne pratikte yabancılaşma ilişisini; insani kendi kendine yabancılaşmanın, ekonomi politik ifadesini ortadan kaldırmak arzusu ile aynı şeydir. Ne var ki, onun ekonomi politik eleştirisi hâlâ ekonomi polikitik öncüllerinin tutsağı olduğu için nesnel dünyanın yeniden ele geçirilmesi (temellükü –çev.) sahiplenmenin büründüğü ekonomi politik biçimi içerisinde tasarlanmış olarak kalır. Aslında Proudhon, Eleştirel Eleştiri'nin kendisini zorladığı gibi, sahip olmayı, sahip olmamaya değil, elde bulundurmayı (temellükü- ç.) eski sahip olma biçimine, özel mülkiyete karşı çıkarır. Elde bulundurmayı o, 'bir toplumsal işlev' olarak ilan eder. Bir işlevde ilginç olan şey, diğerini 'dışlamaya' yönelik değil, benim kendi güçlerimi, varlığımı oluşturan güçleri harekete geçirmek ve gerçekleştirmektir. Proudhon bu düşünceye uygun bir gelişme olanağı sağlayamamıştır. 'Eşit elde bulundurma' fikri, ekonomi politik bir kavramdır ve bu nedenle de, şu ilke için yabancılaşmış bir ifade biçimi olarak varlığını sürdürür: insan için varlık olarak nesnenin; insanın nesnel varlığı olarak nesnenin, aynı zamanda, insanın öteki insanlar için varoluşu, diğer insanlar ile insani ilişkisi, insanın insanla ilişkisindeki toplumsal tavır belirleyicidir. Oysa Proudhon, ekonomi politik yabancılaşmayı, ekonomi politik yabancılaşma çerçevesinde ortadan kaldırır." 1844 Ekonomi Politik ve Felsefe Elyazmaları'nı yeterli derecede bilen herkes, bu düşüncelerin, Paris Elyazmaları'ndan geldiğini anlamakta güçlük çekmez. Aslında, yalnız bu pasajların değil, bunlara ek olarak pek çoğunun, Marx tarafından 1844 Elyazmaları'ndan, Kutsal Aile'ye aktarılmıştır. Marx, Engels ve Lenin'in toplu yapıtlarını yayınlamakla yükümlü Rus Komite* –1844 Elyazmaları'nı "idealist" bulan aynı komite– Lenin'in, Kutsal Aile'ye Genel Bakış'a koyduğu bir notta Marx'ın "kitabının başlangıçta tasarlanan boyutunu 1844 baharı ve yazı boyunca üzerinde çalıştığı ekonomi ve felsefe elyazmalarının bazı bölümlerini katarak epeyce büyüttüğünü" kabul etmektedir. Lenin, hiç kuşkusuz Marx'ın 1844 Elyazmaları'nı okuyamamıştır ama Genel Bakış'ta 1844 Ekonomi Politik Elyazmaları'nda öne sürülen ve yabancılaşma sorunsalı ile ilgili bulunan Proudhon üzerine yorumlarına ek olarak bir dizi önemli pasajı alıntılamıştır** Durum böyle olunca eğer Marx'ın 1844 Elyazmaları idealist ise –buradan Kutsal Aile'ye aktarılan– temel kavramları, Lenin'in "Marx'ın bütün sisteminin temel fikri" diye övmesi de idealist bir yaklaşım olur. Bu hikayenin en beter kısmı daha gelmedi. Çünkü Lenin bu yapıtı yalnız, "devrimci materyalist sosyalizmin temellerini" içerdiği için değil aynı zamanda "gerçek, insan bir kişinin adına" yazılmış olduğu için de övmeye devam etmektedir.*** Böylece Lenin yalnız "idealizme" "teslim" olmakla kalmıyor, onu, "devrimci materyalist sosyalizm" ile de karıştırıp daha da beteri, "humanizmi" de yerin dibine batırmış oluyor! Söylemeye gerek yoktur ki, "gerçek, insan bir kişinin adına" yazılmış bu "humanizm" sadece, 1844 Elyazmaları'nın niteliğini oluşturan "emek görüş açısının" bir ifadesinden başka bir şey değildir. Burada –idealist felsefenin düşsel varlıklarına karşı, açık ve kesin polemikler halinde– "egemen sınıflar ile devlet tarafından ezilen ve horlanan işçinin" eleştiri süzgecinden geçirilerek benimsenmiş görüş açısı ifade edilmiştir; proletaryanın görüş açısı, "proletarya sınıfının, kendi yabancılaşmasını yok olması olarak hissetmesi ve bunda kendi güçsüzlüğü ile insanlıkdışı bir varlığın gerçekliğini görmesine" karşın, "mülk sahibi sınıfın" kendi yabancılaşmasında, kendini "mutlu ve gerçekleşmiş hissetmesi ve kendi gücünün yansımasını görmesidir"* Lenin ve Marx "gerçek insan bir kişi" derken işte bunu kast etmekte idiler. Gelin görün ki Marx'ı (ya da şimdiki durumda Lenin'i) "gerçekten okumak" yerine, Marksist klasiklerin içine, yüksek perdeden radikalizm görüntüsü altında, bürokratik tutuculuğun kısır dogmatizmini temsil eden kendi efsanelerini sokuşturmaya kalkışanlara, metinlere dayalı ne kadar kanıt getirseniz de çabanızın boşa gideceğini bilmeniz gerekir. Lenin'in parlak bir biçimde kavradığı gibi, Marx'ın sisteminin merkez fikri, toplumsal üretim ilişkilerinin kapitalistçe maddeleştirilmesine; ÜCRETLİ EMEK, ÖZEL MÜLKİYET VE DEĞİŞİM'in maddeleştirilmiş aracılığı yoluyla emeğin yabancılaştırılmasına getirdiği eleştiridir. Gerçekten de Marx'ın, toplumsal üretim ilişkilerinin tarihsel oluşumu, yabancılaşma konusundaki genel düşünce yapısı ile, yabancılaşma ve maddeleştirmenin zorunlu olarak yer aldığı, nesnel ontolojik koşulları üzerine yaptığı çözümlemeler, sözcüğün en yerinde anlamıyla tam bir sistem oluşturur. Bu sistem, Hegel de dahil, kendinden öncekilerin felsefi sistemlerinden, daha az değil, daha fazla canlıdır; bunun anlamı, kendisini oluşturan kısımlardan bir tekinin bile dışta bırakılması, tek bir yönünün değil, serimin tamamının bozulması demektir. Ayrıca Marksist sistem, Hegelci sistemden daha az değil, daha fazla karmaşıktır; çünkü, "düşünce– varlıkları" arasında, mantık bakımından uygun düşen "düşünceleri" ustalıkla icat etmek bir şeydir ama, çeşit çeşit toplumsal görüngülerin karmaşık iç bağlarını gerçekte saptamak; bunların kurumsallaşmalarını ve birbirine dönüşmesini yöneten yasaları (bu yasalar ki, bunların görece "sabitliğini" olduğu kadar "dinamik gelişmelerini" de belirler) bulmak; ve bütün bunları gerçekte, insan etkinliklerinin bütün düzeylerinde ve alanlarında sergilemek başka bir şeydir. Dolayısıyla, Marx'ı kendi sisteminin terimleri içinde okuyup anlamak yerine, günümüzde moda olan bazı önyargılı, laf ebeliğine dayalı sözde "bilimsel modellere" uygun olarak okumaya kalkışmak, Marksist sistemi devrimci anlamından soyutlar ve onu, sözde bilimsel kavramlardan oluşan ölü kelebek koleksiyonuna çevirir. Marksist sistemin, Hegelci sistemden temelden farklı olduğunu söylemeye bilmem gerek var mıdır? Sadece, Marx tarafından belirlenen güncel olgular ile Hegelci "düşünce-varlıkları" arasındaki zıtlık bakımından değil ayrıca, Hegelci sistem, iç çelişkileri nedeniyle, Hegel'in bizzat kendisi tarafından kapalı hale getirilmiş ve taşlaştırılmıştır; oysa Marksist sistemin ucu açık bırakılmıştır. Bu açık ve kapalı sistemler arasındaki hayati önem taşıyan tartışmaya, bu bölümün son kesiminde tekrar döneceğiz. Ancak şimdi, Marksist sistemin çok yönlü karmaşıklığını daha berrak anlamak için, bu sistemin yapısını bir bütün olarak gözden geçirmemiz gerekecektir. 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, Hegel ile iktisatçıların teorileri konusunda eleştirel yorumlardır. Yine de daha yakından bakıldığında bundan daha fazlası açıkça görülür. Zira, bu teorilerin eleştirisi, birbirine yakından ilişkili çeşitli büyük sorunlar üzerinde, Marx'ın kendi fikirlerini geliştirmek için bir araçtır. Daha önce de değinildiği gibi, 1844 Elyazmaları'nda kavrayabildiğimiz sistem, kendi içinde gelişen bir sistemdir. Her şeyden önce bu, emeğin kendi yabancılaşmasının temel ontolojik boyutunun, bu yapıtın ta sonuna para kesimine kadar, evrenselliği içerisinde görülmemesi olgusunda kendini gösterir. Gerçekte bu kesim, aynı elyazmasında Marx'ın, Hegelci felsefeyi, eleştirel bir yaklaşımla incelemesinden sonra yazılmış; yayımlanmış halinde ise (Marx'ın isteğine uyularak) elyazmasının sonuna konmuştur. Ve bu, kronolojik ayrıntının hiç de göz ardı edilebilir bir noktası değildir. Gerçekten de, Marx'ın, bir bütün olarak Hegel felsefesi üzerine yaptığı kapsamlı değerlendirme –onun, "Hegel'in modern ekonomi politik üzerine olan görüş açısını" kavramasını sağlayan ekonomi politik çözümlemeleri ile birlikte– Marx'ın eline, "para sistemi"nin en sonunda ulaştığı ontolojik gizemi çözeceği anahtarı vermiş ve böylece Marx'a, materyalist diyalektik değer teorisinin kapsamlı bir serimini yapma olanağı sağlamıştır. (1844 Elyazmaları'nın bir bölümünü, kendi somutluğu içerisinde ve hem de, sınırlı oylumuna karşın ayrıntıları kapsaması bakımından, aynı sorunsalları irdelemeye çalışan şu yapıtla karşılaştırınız: Bir bütün olarak Hegel Diyalektiğinin ve Felsefesinin Eleştirisi'nden kısa süre önce yazılan –muhtemelen 1844 Mayıs ya da Haziranı– James Mill'in Ekonomi Politiğin Öğeleri Üzerine Marx'ın Yorumları. Paranın Gücü üzerine olan bu sayfaların büyük bir kısmının daha sonra Marx tarafından Kapital'e alınmış olması herhalde tesadüfi değildir.) Emeğin kendi yabancılaşmasının bu genel ontolojik boyutu 1844 Elyazmaları'nın sonuna kadar kesinkes belirtilmemiş olsa bile, hiç kuşkusuz daha belirsiz bir genelleme düzeyinde olsa da, daha hemen başlangıçta, dolaylı olarak değinilmiştir. Başlangıçta, sistemin içersinde, ancak belirsiz bir sezgi olarak çekirdek halinde bulunsa ve dolayısıyla, Marx'ın çözümleme yöntemi pozitif olmaktan çok tepkin (reactive) ve kendini geliştiren bir yöntem olduğu için; serimini yaparken O, elini, o anda ele aldığı konuya eleştirel yaklaşımının doğurduğu sorunsal ile, yani, ekonomi politik üzerine yazı yazmanın sorunsalları ile yönlendirmeye bırakmaktadır. Konuyu derinlemesine kavradıkça (bu kavrama, bireysel yönlerin: "meta olarak işçi", "soyut emek", "tek yanlı, robotlaşmış emek", "insana yabancılaşmış doğa", "birikmiş insan emeği= ölü emek" ve benzeri yönleri derece derece kavradıkça) önceden belirlenen çerçevenin çok dar geldiği anlaşılmakta ve Marx bu dar çerçeveyi haliyle bir yana itmektedir. Yabancılaşmış Emek tartışmasından sonra Marx farklı bir plan izler: ele alınan her konunun merkez referansı şimdi, yabancılaşmanın her haliyle "parasal sistem" arasındaki "esas ilişki" olarak, "yabancılaşmış emek" kavramıdır. Bu program, ilk elyazmasının son kesiminde bulunmakla beraber, üçüncü elyazmasının ta sonuna kadar bütünüyle gerçekleşmemiştir. Bu sonuncuda Marx ensonu "parasal sistem"deki gizemi ortadan kaldırmış: bütün yabancılaşmış ilişkilerin bu nihai aracısını; "insanın gereksinmesi ile nesne arasındaki, yaşamı ile yaşam araçları arasındaki bu pezevengi"; "bu gözle görünür kutsallığı", "insanoğlunun yabancılaşmış yönünü", "hayali gerçeğe, gerçeği ise düpedüz hayale dönüştüren yaygın dışsal yeteneği (bu öyle bir yetenektir ki, ne insan olarak insandan ne de toplum olarak toplumdan ortaya çıkmıştır.)", "Varolan aktif değer kavramını... her şeyi karmakarışık, dünyayı ters yüz eden... Çelişkileri kucaklaştırıp olanaksızlıkları sözde kardeş hale getiren" gizemi, Marx yok etmiştir. Ve bütün bunlar, "temel varlığın (doğanın) doğru ontolojik olumlanmasının", "İnsan tutkusunun ontolojik özünün" ve "hem zevk ve hem de etkinlik nesneleri olarak insana ait en temel nesnelerin varlıklarının" açıklığa kavuşturulması için yapılmıştır. Böylece Marx'ın sistemi; kendi gelişmesi içersinde onun (Marx'ın), para sisteminin kapitalist üretim biçimi ile tepe noktasına ulaşmakla beraber, bu sistemin iç yapısının, sınırlı tarihsel içeriği içinde anlaşılmanın mümkün olmadığını, bunun ancak, insanın, emeği aracılığı ile gelişmesini göz önünde bulunduran geniş ontolojik çerçeve içersinde (yani, kendini gerçekleştirme sürecinin belirleyici aşamasında –ya da aşamalarında– zorunlu olarak kendine yabancılaşma ve maddeleşmesi içerisinde geçirdiği gerekli ara duraklar aracılığı ile emeğin ontolojik kendi gelişmesi aracılığı ile) anlaşılabileceğini açıkça kavraması üzerine bütünlük kazanmıştır. Çeviren: Alaattin Bilgi Kaynak: Evrensel Kültür, Ağustos 1999, Sayı: 92.
00N/A

Marksist Tarih Anlayışı
Marksist Tarih Anlayışı Louis Althusser Klâsik iktisatçıların, iktisat kategorileri için, tarihî değil, ebedî bir kavramları olduğunu söylemek –bu kategorilerin, kavramları¬na uygun hale getirilmeleri için, tarihî olarak ele alınmaları gerektiğini söylemek– tarih kavramını önermektir, ya da daha doğrusu, ola¬ğan imgelemde varolan, ama kendi kendisi hakkında soru sormak gereğini duymayan belirli bir tarih kavramını önermektir. Aslında, kendisi bir teorik sorun yaratan bir kavramı, çözüm olarak sunmak¬tır; çünkü kabul edildiği ve anlaşıldığı biçimiyle bu, eleştirilmemiş bir kavramdır, bütün “bariz” kavramlar gibi, teorik içerik olarak, varolan ya da egemen ideolojinin kendisi için çizdiği işlevin öte¬sinde bir içeriği olmayan bir kavramdır. Statüsü henüz incelenmemiş, ve bir çözüm olmak şöyle dursun, aslında teorik bir sorun olan bir kavramı, teorik çözüm olarak sunmak demektir. Demek ki bu tarih kavramı Hegel'den ya da tarihçinin ampirik pratiğinden ödünç alı¬nıp Marx'ın düşüncesine ithal edilebilir ve bundan ötürü herhangi bir ilke çiğnenmiş olmaz; yani, böylesine safça “toparlanıvermiş” olan bu kavramın etkin içeriği üstüne öncel eleştirel sorular hiç sorulmaz; sanki bunun böyle olması hiç de tartışmayı gerektirir bir şey değildir. Oysa, her şeyden önce yapılması gerekli olan şey, Marx'ın teorik sorunsalının bu tarih kavramına yüklediği içeriğin ne olduğunun sorulmasıdır. Bunu izleyen makaleyle bir bağ kurmaksızın, birkaç ilke ko¬nusunda açıklamalar yapmak istiyorum. Geçerli bir karşı-emek ola¬rak (niçin geçerli olduğunu biraz sonra göreceğiz) Hegel’in tarih kavramını, Hegelci tarihî zaman kavramını ele alacağım; bunlar He¬gel için, tarihî olarak tarihînin özünü yansıtırlar. Çok iyi bilindiği gibi Hegel zamanı “der daseiende Begriff”, yani, kendi dolaysız ampirik varoluşu içindeki kavram olarak ta¬nımlar: Zaman kendisi bizi kendi özü olarak bu kavrama yönelttiğine göre, yani, Hegel bilinçli olarak, tarihî zamanın, kavramın gelişmesinde (kavram burada Mutlak İdea'dır) bir uğrağı (an, moment) cisimleştiren tarihî bütünlüğün içsel özünün zamanın sürekliliği içe¬risindeki yansımasından ibaret olduğunu ilân ettiğine göre, tarihî zamanın, varoluşu olduğu toplumsal bütünlüğün özünü yansıtmak¬tan ibaret bir şey olduğunu, Hegel'in kendi ağzından öğrenmiş olu¬yoruz: Bu demektir ki, tarihî zamanın özsel karakteristikleri, birtakım göstergeler gibi, bizi o toplumsal bütünlüğün kendine özgü yapısına götürecektir. Hegel'in tarihî zamanının iki özsel karakteristiği ötekilerden izole edilebilir: Bunlar, bu tarihî zamanın homojen sürekliliği ve bü¬tünün parçalarının çağdaşlığıdır. (1) Zamanın homojen sürekliliği. Zamanın homojen sürek¬liliği, İdea'nın diyalektik gelişmesinin sürekliliğinin, varoluştaki yansımasıdır. Böylece zaman, İdea'nın içinde belirdiği gelişme sü¬recinin diyalektik sürekliliğinin yer aldığı sürem (mütemadi, continuum) olarak ele alınabilir. Şu halde bu düzeyde; bütün bir tarih bilimi sorunu, bu süremin, bir diyalektik bütünlüğün ötekini izleyi¬şine tekabül eden bir dönemleştirme’ye göre bölünmesinden ibarettir. İdea'nın uğrakları, zaman süreminin kesin olarak bölünebilece¬ği tarihî dönemler olarak varolur. Hegel bunları söylerken kendi te¬orik sorunsalı içinde, tarihçinin pratiğinin- bir numaralı sorununu düşünüyordu; örneğin Voltaire'in, XIV. Louis ile XV. Louis çağla¬rı arasında ayrım yâparken dile getirdiği sorun; modern tarih yazımının başlıca sorunu da hâlâ budur. (2) Zamanın çağdaşlığı, ya da tarihî şimdiki zaman katego¬risi. Bu ikinci kategori, birinci kategorinin mümkün olabilmesinin koşuludur ve burada Hegel'in temel düşüncesi bulunabilir: Tarihî zaman toplumsal bütünlüğün varoluşu ise, o zaman bu varoluşun yapısı konusunda daha kesin konuşabilmeliyiz. Toplumsal bütünlük ile onun tarihî varoluşu arasındaki ilişkinin, dolaysız varoluşu olan bir ilişki olması, bu ilişkinin kendisinin de dolaysız olması gerektiği anlamına gelir. Başka bir söyleyişle: Tarihî varoluşun yapısı öyledir ki bütünün öğelerinin hepsi tek ve aynı zaman içinde, tek ve, aynı şimdiki zaman içinde birlikte-varolurlar ve dolayısıyla tek ve aynı şimdiki zaman içinde birbirleriyle çağdaştırlar. Bu anlayışa göre Hegelci toplumsal bütünlüğün tarihî varoluşunun yapısı benim “öz¬sel kesit” (coupe d'essence) diye adlandırmayı önerdiğim bir şeye imkân verir; yani; aklî bir işlemle tarihî zamanın herhangi bir anın¬da dikey bir kesit açarsınız ve şimdiki zamanda açılan bu kesite baktığımızda bütünün öğelerinin hepsinin birbirleriyle dolaysız bir ilişki içinde olduğunu, içsel özlerini dolaysız olarak yansıtan bir ilişki içinde olduklarını görürsünüz. Bu nedenle, “özsel kesit”den söz ettiğim zaman, böyle bir kesit açılmasına imkân veren bir top¬lumsal bütünlüğün özgül (specific) yapısı anlayışını dile getireceğim; bu anlayışa göre bütünün parçalarının hepsi bir birlikte-varoluş içinde verilmişlerdir, bütün kendisi de zaten onların içsel özlerinin dolaysız varlığıdır, dolayısıyla bütün dolaysız olarak onların içinden okunabilir. Açıkça görüldüğü gibi böyle bir özsel kesitin açılma¬sına imkân veren şey, bu toplumsal bütünlüğün özgül yapısıdır: çünkü böyle bir kesit, ancak böyle bir bütünün birliğinin kendine özgü yapısı sayesinde mümkün olabilir ve bu da ancak “mânevî” bir birlik olabilir, çünkü bu, kendini dile getirebilen bir bütünün, yani, bütün parçalarının birtakım “bütünsel parçalar” olduğu bir bütünün sahip olabileceği bir birliktir; böyle bir bütünün “bütünsel parça¬larının” her biri öteki parçaları da dile getirir ve gene her biri, ken¬dilerini meydana getiren toplumsal bütünlüğü dile getirir, çünkü her biri, kendini dile getirişinin dolaysız biçimde, bütünün kendisinin özünü de içermektedir. Az önce değindiğim Hegelci bütünün yapısından söz ediyorum: Hegelci bütün öyle bir birliğe sahiptir ki, bu¬rada bütünün her parçası, ister maddî ya da iktisadî bir belirleme olsun, ister politik bir kurum ya da dinî, sanatsal ya da felsefî bir biçim olsun, aslında hiçbir zaman, kavramın tarihen belirlenmiş bir anda kendi kendisiyle birlikte varlığının ötesinde bir anlam taşımaz. İşte bu anlamda, ögelerin birbirleriyle birlikte-varlığı, ve her öge¬nin bütünle birlikte varlığı, bu neredeyse yasal zorunluk olan öncel varlık üzerinde temellenir: yani, kavramın, varoluşunun bütün belirlemelerindeki bütünsel varlığı. Zamanın sürekliliği de ancak bu şekilde mümkün olabilir: kavramın varlığının sürekliliğinin olumlu belirlemeleriyle birlikteki fenomeni olarak. Hegel'de İdea'nın geliş¬mesinin bir moment'inden söz ederken, bu terimin iki anlamı tek bir anlama indirgediğine dikkat etmeliyiz: bir gelişmenin uğrağı ola¬rak moment (bu, zamanın sürekliliğini getirir ve teoride dönemleş¬tirme sorununu yaratır); bir de, zaman içinde, an olarak, şimdiki za¬man olarak moment; bu, hiçbir zaman, kavramın bütün somut belirlenmeleri içinde; kendi kendisiyle birlikte varlığının fenomeninden başka bir şey değildir.¬ Kavramın o andaki özüyle, bütünün belirlemelerinin, bu mut¬lak ve homojen birlikte-varlığı, yukarıda sözünü ettiğim “kesit”e im¬kân veren şeydir. Bütünün tüm belirlemeleri için geçerli olan, ve tarihî olarak şimdiki zamanın felsefesi olan felsefede bu bütünün bilinmesiyle ortaya çıkan bütünün kendi bilincinde-oluş'unu da içeren ünlü Hegelci formülü, yani, hiçbir şeyin kendi zamanının ötesine geçemeyeceğini söyleyen ünlü formülün açıklaması da buradadır. Şimdiki zaman, bütün bilme'nin mutlak ufkunu meydana getirir, çünkü bilmek denen şey, bütünün içsel ilkesinin bilme içinde varoluşundan başka bir şey olamaz. Felsefe ne kadar ileri giderse gitsin, bu mutlak ufkun sınırlarının ötesine geçemez: akşam karanlı¬ğında kanatlanıp uçsa bile, hâlâ gündüze, bugüne aittir, hâlâ, kendi kendini düşünen şimdiki zamandır, kavramın kendisiyle birlikte varlığını düşünmektedir –yarın özü gereği yasaklanmıştır felsefeye. İşte bu nedenle şimdiki zamanın ontolojik kategorisi, tarihî za¬manın önceden kestirilmesini, kavramın gelecekteki gelişmesini ön¬ceden bilinçli olarak tahmin etmeyi, geleceğin herhangi bir bilgisini imkânsızlaştırır. Hegel bu yüzden "büyük adamlar"ın varoluşunu ele alırken teorik güçlüklerle karşılaştı; çünkü onların rolü Hegel'in dü¬şüncelerine göre imkânsız olan bir bilinçli tarihî tahmine paradoksal bir biçimde tanıklık ediyordu. Dolayısıyla Hegel'e göre büyük adam¬lar tarihî algılayamaz ve bilemezler; bir önsezi olarak vahiy yoluy¬la kavrarlar. Büyük adamlar, yarının özünün yakınlığını hiçbir za¬man bilemeyecek, "kabuktaki çekirdek"i, şimdiki zaman içinde görülmez şekilde kuluçkada yatan geleceği, şu andaki özün yabancı¬laşmasıyla doğan gelecekteki özü hiçbir zaman bilemeyecek, ama, bir önseziyle sezebilecek kâhinlerdir. Geleceği bilmenin hiçbir yolu olmaması olgusu herhangi bir politika bilimi olmasını da önler, şim¬diki olayların gelecekteki etkilerini ele alacak bütün bilme çabalarını önler. Bu yüzden Hegelci bir politika mümkün değildir ve as¬lında hiçbir zaman bir Hegelci politikacı olamamıştır. Tarihî zamanın özelliği ve teorik koşulları üstünde bu kadar durdum, çünkü bu tarih kavramı ve kavramın zamanla ilişkisi aramızda hâlâ canlı; şimdilerde senkroni ile diyakroni arasında yaygın çevrelerde yapılan ayrım da bunu gösteriyor. Bu ayrım da, tarihî zamanın kendi kendisiyle çağdaş, homojen ve sürekli olduğu kav¬ramına dayanır. Senkronik kendi kendisiyle çağdaştı, belirlenme¬lerinin özünün birlikte-varlığıdır, şimdiki zaman özsel yapının var¬oluşunun ta kendisi olduğu için, şimdiki zaman bir "özsel kesit" içinde yapı olarak görülüp okunabilir. Dolayısıyla senkronik, sürek¬li-homojen zamanın ideolojik kavramını ön-gerektirir. Bunun man¬tıki sonucu olarak diyakronik de bu şimdiki zamanın, "tarih"in ke¬sin anlamında indirgenebileceği "olaylar"ın, zaman süremi içinde¬ki bir dizi raslansal şimdiki zamanlar olduğu bir zamansal süreklilik sırası içinde gelişmesidir (bkz. Levi-Strauss). Ana kavram olan senk¬ronik gibi bir diyakronik de böylece Hegelci zaman kavramında izole ettiğim iki karakteristiği ön-gerektirir: yani, onun da dayanağı ide¬olojik bir tarihî zaman kavramıdır. İdeolojik, çünkü bu tarihî zaman kavramı, Hegel'in toplumsal bütündeki tüm iktisadî, politik, dinî, estetik, felsefi ve benzeri öge¬ler arasındaki halkayı meydana getirdiğini düşündüğü birlik kavramının yansımasından başka bir şey değildir. Çünkü Hegelci bütün¬lük, bir "mânevî bütünlük"tür; yani Leibniz'in tanımladığı anlam¬da bütün parçaların birlikte soluk aldığı, her parçanın bir pars to¬talis (bütünsel parça) olduğu bir bütünlüktür ve bu nedenle tarihî zamanın bu ikili görünümü (homojen-süreklilik/çağdaşlık) mümkün ve zorunludur. Bu Hegelci karşı-örneğin niçin geçerli olduğunu şimdi görebi¬liyoruz. Hegelci bütünün yapısı ile Hegelci tarihî zamanın özelliği arasındaki şu az önce tesbit ettiğimiz ilişkiyi gözden gizleyen şey, bu Hegelci zaman fikrinin en bayağı ampirizmden ödünç alınmış ol¬masıdır-gündelik hayatın aldatıcı barizliğinin ampirizmi.[1] Tarihî zamanı özgül, yapısı üstüne soru sormamış, çoğu tarihçilerde, en azından Hegel'in okuduğu bütün tarihçilerde, en yontulmamış biçimiyle görürüz bu ampirizmi. Şimdilerde birkaç tarihçi, hem de çok dikkate değer bir şekilde bu soruları soruyorlar (Lucien Febvre, Labrousse, Braudel, v.b.); ama, belirtik olarak, inceledikleri bütünün yapısının bir işlevi olarak sormuyorlar, gerçekten kavramsal bit biçimde sormuyorlar bu soruları: tarihte değişik zamanlar olduğunu, zaman çeşitleri olduğunu, uzun zamanlar, orta zamanlar ve kısa za¬manlar olduğunu belirtmekle yetiniyor ve bunların birbirlerine ge¬çişlerini kesişmelerinin ürünleri olarak kaydediyorlar; dolayısıyla bü¬tün bu çeşitlilikleri, çeşitliliklerin üremesini bütün yönettiği halde, ge¬ne de bütünün kendisine karsı çıkmış çeşitlemeler olarak ele almı¬yorlar; bunun yerine, bu çeşitlemeleri, kendi sürelerine göre ölçü¬lebilen çeşitler olarak olağan zamana; sözünü ettiğimiz ideolojik zaman süremine ilişkin kılmaya çalışıyorlar. Hegelci karşı-örnek ge¬çerli, çünkü gündelik pratiğin ve tarihçilerin pratiğinin, yalnız bu soruları sormayanların değil, bazı soruları soran tarihçilerin de pra¬tiğinin yontulmamış ideolojik yanılsamalarını temsil ediyor; eksik¬lik, soruların temeldeki tarih kavramı sorusuna değil de, ideolojik zaman kavramına ilişkin olmalarından ileri geliyor. Gelgelelim, Hegel'in kendi sistemâtik zaman kavramı için sa¬dece yüceltmekle yetindiği bu ampirizmini bizden gizleyen şeyi eli¬mizde bulundurabiliriz. Kısa eleştirel analizimizde ürettiğimiz bu vargıyı elimizde tutabiliriz: toplumsal bütünün yapısı sıkı bir sorgu¬dan geçirilmelidir ki, bu toplumsal bütünün "gelişme"sinin içinde düşünüldüğü tarih kavramının sırrı ortaya çıksın; toplumsal bütü¬nün yapısını bir kez anladıktan sonra, onunla bu kavramın yansıdı¬ğı tarihî zaman kavramı arasındaki görünürde "sorun-suz" ilişkiyi daha kolay anlayabiliriz. Az önce Hegel için yaptığımız Marx için de geçerlidir: "kendi başına duruyor" gibi görünen, ama aslında top¬lumsal bütünün kesin bir kavranılış biçimine organik olarak bağla¬nan bir tarih kavramında gizli bir şekilde yatan teorik varsayımla¬rı izole etmemize imkân veren yöntem Marx'a da uygulanabilir ve Marksizm'in toplumsal bütünlüğü kavrayış biçimi temeli üzerinde tarihî zamanın Marksist kavramı da kurulabilir. Marksist bütünün Hegelci bütünle birbirine karıştırılamayaca¬ğını biliyoruz. Marx'ın bütünlüğü Leibniz’in ya da Hegel'in bütünleri gibi parçaları birbirlerini dile getiren “mânevî” bir birliğe sahip olmak şöyle dursun, belirli tipte bir karmaşıklıktan meydana gelir, yapılaşmış bir bütün’ün birliğine sahiptir; bu bütünün içinde birbi¬rinden ayrı ve "görece özerk" düzeyler ya da kerteler vardır ve bunlar karmaşık yapısal birlik içinde birlikte-varolurlar, özgül belir¬lemelere göre birbirleriyle eklemlenirler, son kertede iktisat düzeyi ya da kertesi tarafından belirlenirler.[2] Şüphesiz, bu bütünün yapısal özelliğini daha kesin terimlerle tanımlamamız gerekecek, ama bu geçici tanım da, Hegelci varlığın birlikte-varoluşu tipinin ("özsel kesit"e imkân veren tip) bu yeni tip bütünlüğün varoluşuyla bağdaşamayacağım önceden bilmemize ye¬tiyor. Marx, Felsefenin Sefaleti'nde (s. 110-11) yalnız üretim ilişkile¬rini ele aldığı bir bölümde bu garip birlikte-varoluşu tam olarak gösteriyor: Her toplumun üretim ilişkileri bir bütünü oluşturur. M.¬ Proudhon sanıyor ki iktisadî ilişkiler birtakım geçiş ev¬releridir, biri öbürünü doğurur, tezden antitezin çıkması gibi birbirlerinden sonuçlanırlar ve kendi mantıkî dizi¬lişlerinde insanlığın kişiliksiz aklını gerçekleştirirler. Bu yöntemin tek kusuru şu, M. Proudhon bu evrelerden tek bir tanesini incelemeye kalkıştığında, toplumun, başka bütün ilişkilerine başvurmadan açıklayamıyor onu, oysa o ilişkileri henüz diyalektik hareketine doğurtamamıştır. M. Proudhon bundan sonra saf akıl yoluyla bu öbür evrele¬ri de doğurtmaya başlayınca, onları yeni doğmuş bebekler gibi ele alıyor. Birincisiyle aynı yaşta olduklarını unu¬tuyor... Politik ekonominin kategorileriyle bir ideo¬lojik sistem binası inşa etmeye girişince, toplumsal sistemin organları yerlerinden çıkıyor. Toplumun çeşitli or¬ganları her biri ayrı birer toplum oluyor, birbiri ardından. Gerçekten de, tek bir mantıkî hareket, sıralanış formülü, bütün ilişkilerin aynı anda birlikte-varolduğu ve , birbirlerine dayanak olduğu bir toplumun gövdesini nasıl açıklasın? (italikler, L.A.). Her şey burada işte: "toplumsal sistemin" organlarının birlik¬te-varoluşu, eklemlenişi, aralarındaki ilişkilerin birbirlerini karşılık¬lı desteklemeleri, "hareketin, sıralanışın, zamanın mantıkî formülü" içinde düşünülemez. Bu "mantık"ın, Marx'ın Felsefesinin Sefaleti'nde gösterdiği gibi sadece "hareket" ve "zaman"ın soyutlaması olduğunu aklımızda tutarsak, ve bunların burada Proudhon'un aldatmacasının kökenleri olarak gösterildiğini unutmazsak, düşünme (kurgu-spekü¬lasyon) sırasını değiştirmek ve önce bütünlüğün özgül yapısını düşünüp sonra gerek, organları ve oluşturucu ilişkilerinin birlikte-var¬oluş biçimini, gerekse tarihin kendine özgü yapısını anlamak gerek¬tiğini görürüz. Marx 1857 Girişi'nde kapitalist toplum üstüne konuşurken za¬man sırasının tartışılmasından önce bütünün yapısının kavranılma¬sı gerektiğini bir kere daha vurgular: Değişik toplum biçimlerinin ardarda sıralanışlarında iktisadî ilişkilerin arasında tarihî olarak kurulan bağlantı sorunu değildir bu. “İdea”da (Proudhon) sıralanış dizi¬leri hiç değildir... modern burjuva toplumundaki eklem¬li-hiyerarşileridir (Gliederung). (Grundrisse, s. 28). Bu, yeni bir başlangıç noktası tesbit ediyor: bütünün yapısı or¬ganik hiyerarşik bütünün yapısı olarak eklemlenmiştir. Organların birlikte-varoluşu ve bütün içindeki ilişkileri, organların ve ilişkileri¬nin eklemlenişine (Gliederung) özgül, bir düzen getiren egemen bir yapının düzeni tarafından yönetilir. Bütün toplum biçimlerinde belirlenmiş bir üretim ve onun ilişkileri bütün öteki üretimlerin ve onların ilişkile¬rinin önem ve etkilerini belirler (s. 27). Burada çok önemli bir noktaya dikkat etmek gerekiyor: Marx’ın burada bir örneğini verdiği, bir yapının egemenliği (burada bir üre¬tim biçiminin, örneğin endüstriyel üretimin basit meta üretimine ege¬menliği, v.b.) bir merkez'in öncelliğine indirgenemez; aynı şekilde, ögelerle yapı arasındaki ilişki de, fenomenleri arasındaki özün ken¬dini dile getiren birliğine indirgenemez. Bu hiyerarşi, sadece, top¬lumsal bütünlüğün değişik "düzey" ya da kerteleri arasında varolan etkililiğin hiyerarşisidir. Düzeylerin her biri kendi içinde yapılaşmış olduğu için, bu hiyerarşi; bütünlüğün içinde varolan değişik yapılaşmış düzeyler arasındaki etkililik hiyerarşisini, derecesini ve indek¬sini temsil eder: bağımlı yapılar ve onların ögeleri üstünde egemen olan bir yapının etkililiğinin hiyerarşisidir. Başka yazılarda, bir konjonktürün birliği içinde bir yapının başka yapılara karşı bu "ege¬menliği"ni kavramak için, iktisadî olmayan yapıların "son kertede" iktisadî yapılarca belirlendiği ilkesine başvurmak, gerektiğini gös¬termiştim; bu "son kertede belirlenme" etkililik hiyerarşisindeki ya¬pıların yer değiştirmelerinin ya da bütünün yapılaşmış düzeyleri ara¬sındaki "egemenliğin" yer değiştirmesinin zorunluluğu ve anlaşılır¬lığı için mutlak bir önkoşuldur; bu yer değiştirmelere bir işlevin zo¬runluluğunu yükleyerek, gözle görülebilir, yer değiştirmelerin keyfi göreceliğinden kurtulmanın tek yolu da bu "son kertede belirlenme”yi anlamaktır. Marksist bütünlüğe özgü birlik tipi gerçekten bu çeşitse, bunu bazı önemli teorik sonuçlar izleyecektir. İlkin, bu bütünlüğün varoluşunu Hegelci şimdiki zamanın çağ¬daşlığı kategorisi içinde düşünmek mümkün değildir. Değişik yapı¬laşmış düzeylerin, iktisadî, politik ve ideolojik düzeylerin, v.b., do¬layısıyla iktisadî altyapının, hukukî ve politik üstyapıların, ideolo¬jilerin ve teorik formasyonların (felsefe, bilimler) birlikte-varoluşu, Hegelci şimdiki zamanın, zamansal var oluşun özün fenomenleriyle birlikte varoluşuna denk düştüğü ideolojik bir şimdiki zaman içerisindeki birlikte-varoluşu olarak düşünülemez. Bunun sonucu olarak da, dolaysız varoluşun yerini alan, bu süren var oluşun dolaysız var¬oluşunun yerini alan sürekli ve homojen bir zaman modeli, artık ta¬rihin zamanı olarak görülemez. Şu son noktadan başlayalım, çünkü o bizi ilk ilkelerin vargıla¬rına karşı daha duyarlı hale getirebilir. İlk bir yaklaştırma olarak, Marksist bütünlüğün yapısından yola çıkıp bütünün değişik düzey¬lerinin gelişme sürecini aynı tarihî zaman içinde düşünmenin artık mümkün olmadığını ileri sürebiliriz. Bu değişik "düzeyler"in her biri ayrı tipten bir tarihî varoluşa sahiptir. Böylece, her düzeye ken¬dine özgü bir zaman tanımalıyız, her düzeyin; öbür düzeylerin "za¬manlar"ından görece özerk, ve Dolayısıyla, bağımlılığı içinde bile görece bağımsız olduğunu görmeliyiz. Şunu söyleyebiliriz ve söy¬lemeliyiz: her üretim tarzının, üretici güçlerin gelişmesiyle çok öz¬gül bir biçimde noktalanan kendine özgü bir zamanı ve tarihi var¬dır; üretim ilişkilerinin, özgül bir biçimde noktalanan kendilerine özgü zaman ve tarihleri vardır; politik üstyapının kendi tarihi var¬dır...; felsefenin kendi zamanı ve tarihi vardır...; estetik ürünlerin kendi zaman ve tarihleri vardır...; bilimsel formasyonların kendi zaman ve tarihleri vardır, v.b. Bu kendine özgü tarihlerin her biri kendilerine özgü ritmlerle noktalanır; Dolayısıyla bizim onları bil¬memiz için tarihî zamansallıklarının ve noktalamalarının (sürekli gelişme, devrim, kopuş, v.b.) özgüllüğünün kavramını tanımlamamız gerekir. Bu zamanların ve bu tarihlerin her birinin görece özerk ol¬ması olgusu onları bütünden bağımsız birtakım âlemler yapmaya yet¬mez: bu zamanların ve bu tarihlerin her birinin özgüllüğü-başka bir söyleyişle, görece özerklikleri ve bağımsızlıkları-bütündeki belirli bir eklemleniş biçimine dayanır ve Dolayısıyla bütün karşısındaki.belirli bir bağımlılık tipine dayanır. Örneğin felsefe tarihi, kutsal fermanla ba¬ğımsız olmuş bir tarih değildir: bu tarihin özgül bir tarih olarak varolabilme hakkı eklemlenen ilişkilerle, yani, bütünün içinde var¬olan görece etkililik ilişkilerine göre belirlenir. Dolayısıyla bu za¬manların ve bu tarihlerin özgüllüğü ayrımsal'dır (tezafuli, diferansi¬yel), çünkü bütün içindeki ayrı düzeylerin ayrımsal ilişkilerine da¬yanır: bu nedenle her zaman ve tarihin bağımsızlık tarzı ve derece¬si bütünlüğün eklemlenme düzeni içindeki her düzeyin bağımlılık tarzı ve derecesiyle belirlenir. Dolayısıyla, bir-tarihin ve bir düzeyin "görece" bağımsızlığı kavramı boşlukta bir bağımsızlık olumlama¬sına ya da kendi başına bir bağımlılık olumsuzlamasına indirgene¬mez; bu “görece“ bağımsızlık kavramı kendi "göreceliğini" tanım¬lar, yani, kendi zorunlu sonucu olarak bu "görece" bağımsızlık tarzını üreten ve temellendiren bağımlılık tipini tanımlar; bütünün mey¬dana getirici yapılarının eklemlenmesi düzeyinde, görece bağımsızlı¬ğı yaratan ve etkilerini değişik "düzeyler"in tarihlerinde gözlemle¬diğimiz bağımlılık tipini tanımlar. Sırayla "düzeyler"in her birine tekabül eden ayrı tarihlerin mümkün ve zorunlu oluşu bu ilkeye dayanır. Bu ilke sayesinde bir iktisat tarihi, bir politik tarih, bir dinler tarihi, bir ideolojiler tarihi, bir felsefe tarihi, bir sanat tarihi ve bir bilimler tarihi üstüne konuşabiliriz, böylece de bütün bu tarihlerin, toplumsal bütünlüğün ay¬rı düzeylerinin her birini öbürlerine eklemleyen özgül bağımlılığı içindeki görece bağımsızlığını gözden gizlemiş değil, tersine; zorunlukla kabul etmiş oluruz. Şu halde, sadece ayrımsal tarihler olan bu ayrı tarihleri meydana getirme hakkına sahipsek, bugünün en iyi ta¬rihçilerinin çoğunun yaptığı gibi değişik zamanların ve ritmlerin varlığını belirtmekle yetinmeyip, onları ayrımlarının kavramına iliş¬kin kılmalı, yani, bütünün düzeylerinin eklemlenişinde yerlerini tes¬bit eden tipik bağımlılığa görece ilişkilerini göstermeliyiz. Onun için, modern tarihçilerin yaptığı gibi değişik zamanlar için değişik dö¬nemleştirmeler olduğunu, her zamanın, kimi kısa, kimi uzun, ritm¬lere sahip bulunduğunu söylemek yeterli değildir. Bu ritm ve nok¬talama farklılıklarını kendi temellerinde, bu değişik zamanları bir¬birleriyle uyumlu hale getiren eklemlenme, yer değiştirme ve bükül¬me tipleri içinde düşünmeliyiz. Daha da ileri giderek, kendimizi gö¬rülebilir ve ölçülebilir zamanları bu şekilde düşünmekle sınırlama¬mamız gerektiğini söyleyebilirim; her görülebilir zamanın yüzeyi altında gizlenen görünmez ritm ve noktalamaların, görünmez zaman¬ların varoluş tarzının ne olduğu sorusunu da sormalıyız. Kapital'i şöyle bir okumak Marx'ın bu konuda duyarlı olduğunu gösterir. Örneğin, iktisadî üretim zamanının özgül bir zaman olduğunu (üretim tarzına göre değişen), ama aynı zamanda, özgül bir zaman olarak karmaşık ve çizgisel olmayan bir zaman olduğunu gösterir –hayatın ya da saatların zamanın sürekliliğinde okunamayan, üretimin kendine özgü yapılarından kurulması gereken karmaşık bir zaman, bir zamanlar zamanıdır bu Marx'ın analiz ettiği kapitalist iktisadî üretimin zamanı kavramında kurulmalıdır. Bu zamanın kavramı, üretimin, dolaşımın, dağılımın değişik işlemlerini noktalayan değişik ritmlerin, gerçekliğinden çıkarılarak, kurulmalıdır: bu değişik işlemlerin kavramlarından, örneğin, üretimin zamanı ile emeğin zamanı arasındaki ayrımdan, değişik üretim döngüleri arasındaki ayrımdan (sabit sermayenin, dolaşan sermayenin, değişen sermayenin devrî; parasal devir, ticari sermaye ile mâlî sermayenin devri, v.b.) çıka¬rılarak kurulmalıdır. Kapitalist üretim tarzında iktisadî üretim za¬manının gündelik pratiğin ideolojik zamanının barizliğiyle hiçbir ilişkisi yoktur: şüphesiz bazı belirlenmiş alanlarda, biyolojik zaman¬da kökü vardır (insanî ve hayvanî iş gücünün çalışma ve dinlenme sürelerindeki belli sınırlamalar; tarımsal üretimin belirli ritmleri) ama özünde biyolojik zamanla hiç de özdeş değildir ve herhangi bir verili sürecin akışında dolaysız olarak okunabilecek bir zaman hiç değildir. Görünmez bir zamandır, özü gereği okunamaz, toplam kapitalist üretim sürecinin gerçekliği kadar mat ve okunmazdır. Az önce sözünü ettiğimiz değişik zamanların, ritmlerin, devirlerin, v.b. karmaşık bir “kesişme noktası” olan bu zaman, ancak kavramı ile anlaşılabilir, çünkü bütün kavramlar gibi bu da hiçbir zaman do¬laysız olarak “verilmiş” değildir, görünür gerçeklik içinde okuna¬maz: bütün kavramlar gibi bu kavramın da üretilmesi, kurulması gerekir. Aynı şey politik zaman ve ideolojik zaman, teoriğin (felsefe) zamanı ile bilimselin zamanı için de söylenebilir-sanatın zamanı da ayrı: Felsefe tarihinin zamanı da dolaysızca okunamaz: şüphesiz, ta¬rihî kronoloji içinde filozofların birbirlerini izlediklerini görüyoruz; bu sıralanışı tarihin kendisi saymak mümkündür. Burada da, gözle görülen sıralanışın ideolojik önyargısından vazgeçmeli ve felsefe tarihinin zamanının kavramını kurmaya girişmeliyiz. Ve bu kavrâmı anlamak için felsefenin varolan kültürel formasyonlardan biri olarak özgül ayrımını tanımlamak mutlaka zorunludur (ideolojik ve bilimsel formasyonlardan biri); felsefîyi, Teorik düzeyine ait olarak tanımlamak gerekir; Teorik olarak Teoriğin ilkin değişik varolan pratiklerle, ikinci olarak ideolojiyle ve son olarak da bilimselle ayrımsal ilişkisini tesbit etmek gerekir. Bu ayrımsal ilişkileri tanımlamak; Teoriğin (felsefînin) bu öteki gerçekliklerle özel eklemleniş bi¬çimini tanımlamaktır, dolayısıyla da, felsefe tarihinin ayrı pratiklerin tarihleriyle, ideolojiler tarihiyle ve bilimler tarihiyle özel eklemlenişini tanımlamaktır. Ama bu da yeterli değil: felsefe tarihinin kavramını kurmak için, felsefenin kendi içinde felsefi formasyonları meydana getiren ve felsefi olayların nasıl mümkün olduğunu düşünmek için başvurmak zorunda olduğumuz özgül gerçekliği tanımlamak gerekir: Tarih kavramını üretmek için girişilecek bir teorik çabanın başlıca görevlerinden biri budur: tarihî olgunun, kesinlikli bir tanımını vermek. Bu araştırmaya şimdiden girmeden de, genelli¬ği içinde tarihî olgunun, tarihî varoluş içinde gelip geçen bütün baş¬ka fenomenlere karşıt olarak, varolan yapısal ilişkilerde bir değişi¬me yol açan bir olgu diye tanımlanacağını söyleyebilirim. Felsefe tarihini de bir tarih olarak tartışmak istiyorsak, felsefî olguların, ta¬rihî çapta felsefî olguların bu tarih içinde yer aldığını, yani, varolan felsefi yapısal ilişkilerde, bu durumda varolan teorik sorunsal içinde gerçek değişimlere yol açan felsefi olguların bu tarih içinde yer al¬dığını kabul etmeliyiz. Şüphesiz bu olgular her zaman için görülebi¬lir değildirler, çok zaman gerçek bir baskının, az çok kalıcı bir tarihî inkârın nesnesidirler. Örneğin dogmatik klasik sorunsalın Locke'un ampirizmiyle değiştirilmesi tarihî çapta bir felsefe olayıy¬dı. Onsekizinci yüzyılı, Kant'ı, Fichte'yi ve hattâ Hegel'i etkisi altı¬na aldığı gibi bugünün idealist eleştirel felsefesini de etkisi altında tutuyor. Bu tarihî olgu ve özellikle yaygınlık alanı (Kant'dan He¬gel'e kadar Alman idealizminin anlaşılmasındaki önemi) çok zaman hafifsenir. Gerçek derinliğinin yeterince değerlendirildiği, pek görülmez. Marksist felsefenin yorumlanışındaki rolü kesinlikle belirle¬yici olmuştur; hâlâ onun tutsağıyız. Bir başka örnek olarak Spinoza gösterilebilir: Spinoza'nın felsefesi felsefe tarihinde eşi görülmemiş bir teorik devrim başlatmıştı; belki de en büyük felsefî devrimdi bu, çünkü felsefe açısından baktığımızda Spinoza'nın, Marx'ın dolaysız atası olduğunu görürüz. Gelgelelim, bu radikal devrim büyük çapta bir tarihi baskıya hedef oldu, bazı ülkelerde Marksist felsefenin ba¬şına gelen, hâlâ da gelmekte olan şeyler Spinoza felsefesinin de ba¬şına geldi: “ateizm” suçlamasının kahredici kanıtı oldu. On yedin¬ci ve on sekizinci yüzyıllarda kurulu düzen Spinoza'nın anısını ko¬valayıp durduğu için her yazarın konuşma hakkını elde etmek üze¬re Spinoza'ya karşı takındığı kaçınılmaz uzak tavır (bkz: Montes¬quieu) filozofun düşüncesinin hem iticiliğini, hem de olağanüstü çe¬kiciliğini gösterir. Böylece felsefe tarihinin baskı altına alınmış Spinozacılığı bir yeraltı tarihi olarak aktı ve başka yerlerde, politik ve dinî ideolojide (deizm), bilimlerde etkisini gösterdi, ama gözle gö¬rünür felsefenin aydınlatılmış sahnesinde görünmedi. Spinoza, Al¬man idealizminin “Atheismusstreit”ında* ve sonradan da akademik yorumlarda sahneye yeniden çıktığında, bir çeşit yanlış anlaşılma kalkanı altında korundu. Şimdiye kadar söylediklerim, bir tarih kav¬ramının kendi değişik alanlarında ne yönde kurulması gerektiğini, ve bu kavramın kurulmasının kronikçinin kaydettiği gözle görülür olaylar dizisiyle bir ilintisi olmadığını yeterince göstermiştir sanırım. Freud'dan bu yana, bilinçdışının zamanının, biyografi zamanı ile karıştırılmaması gerektiğini biliyoruz. Tersine, bilinçdışının zamanının kavramı, belli biyografik özellikleri anlamak amacıyla kurulmalıdır. Aynı şekilde, zamanın sürekliliğinin ideolojik barizliğin¬de hiçbir zaman verili olmayan değişik tarihî zamanların kavramları da kurulmalıdır, yalnız nesnelerinin, bütünün yapısındaki ayrım¬sal özellikleri ve ayrımsal eklemlenişleriyle kurulmalıdırlar. Bizi bu¬ra inandırmak için başka örnekler de gerekiyor mu? Michel Foucault'nun “deliliğin tarihi” ya da “kliniksel ilâcın doğuşu” üstüne olağanüstü incelemelerini okuyun, bir disiplin ya da bir toplumun temiz vicdanını, yani kirli vicdanının maskesini yansıtan resmî kroniğin zarif olay dizileri ile, bu kültürel formasyonların oluşum ve gelişme sürecinin özünü meydana getiren tamamen beklenmedik za¬mansallık arasındaki büyük uzaklığı göreceksiniz. Gerçek tarihte, ta¬rihin sadece noktalanması ve bölünmesi gereken çizgisel zamanın ideolojik süreminde okunmasını gerektiren hiçbir şey yoktur. Tersine, gerçek tarihin son derece karmaşık ve kendine özgü bir zaman¬sallığı vardır ki, ideolojik önyargıların insanı gevşeten basitliği ile kesin, olarak çelişir. “Delilik”, gibi, ya da tıpta “klinik bakış” (re¬gard clinique) gibi kültürel formasyonların tarihinin anlaşılması büyük bir soyutlama çabası değil, soyutlama içinde büyük bir çaba ge¬rektirir –nesnenin kendisini kurmak ve tanımak ve buradan giderek nesnenin tarihinin kavramını kurmak için. Bu anlayış, bütün tarih¬lerin zamanlarının, sürekliliğin basit zamanı olduğu, ampirik olarak görülebilir tarihin panzehiridir; ampirik tarihte “içerik”, içinde gö¬rülen olayların boşluğudur ki insanlar sonradan bunu bölme işlem¬leriyle, bu sürekliliği “dönemleştirmek” üzere belirlemeye çalışır¬lar. Tarihin adî esrarını özetleyen bu süreklilik ve süreksizlik kate¬gorileri yerine, her tarih tipi için özgül olan çok daha karmaşık ka¬tegorilerle, içinde yeni mantıkların rol oynadığı kategorilerle ilgi¬lenmeliyiz; bütün bunlarda, “hareket ve zamanın mantığı” katego¬rilerinin inceltilmesinden ibaret olan Hegelci şemaların ancak yak¬laşık bir değeri olabilir ve bu da, yaklaşık özelliklerine uygun ola¬rak yaklaşık (işaret edici) bir biçimde kullanılmaları şartıyla müm¬kündür. Çünkü bu Hegelci kategorileri yeterli kategoriler saydığımızda kullanımları teorik bakımdan saçmalaşır, ya tamamen işe yara¬maz, ya da çok yanıltıcı olurlar.* Bütünün düzeylerinin karmaşık tarihî zamanının bu özgül ger¬çekliği, paradoksal . bir biçimde, bu özgül ve karmaşık zamanda bir “özsel kesit” alınarak deneysel şekilde sınanabilir, kesin belirleyici olan çağdaşlık yapısı testinden geçirilebilir. Bu çeşitten bir tarihî ko¬puş, ya iktisadî ya da siyasî düzeyde büyük çapta bir değişimin fe¬nomenleriyle doğrulanmış bir dönemleşme kopuşuna bile uygulan¬sa, hiçbir zaman sözde “çağdaşlık”, yapısına sahip bir “şimdiki za¬man” göstermez, yani bütünün mânevî ya da dile getirici birlik ti¬pine tekabül eden bir şimdiki zaman göstermez. “Özsel kesit”de gözlenebilecek birlikte-varoluş, bütün bu “düzeyler”de de var olan, her yerde hazır ve nazır bir özü açığa vurmaz. İktisadî ya da siyasî, belirlenmiş bir düzey için “geçerli” olan kopuş, örneğin siyasette bir “özsel kesit”e tekabül eden bir kopuş, değişik düzeylerde yaşayan ve başka kopuşları tanıyan, başka ritmler ve başka noktalamaları bilen öteki düzeylerde, iktisadî, ideolojik, estetik, felsefi ya da bi¬limsel düzeylerde, kendisiyle aynı türden bir şeye tekabül etmez. Bir düzeyin varlığı, deyim yerindeyse,. bir başka düzeyin yokluğu¬dur, ve bir “varlık”la yoklukların birlikte varoluşları, eklemli mer¬kezsizliği içindeki bütünün yapısının bir sonucudur. Lokalize edil¬miş bir varlık içinde yokluklar olarak kavranan şey, aslında, bütü¬nün yapısının lokalize edilememesi anlamına gelir; ya da daha ke¬sin bir söyleyişle, bütünün yapısının kendi “düzeylerin”e (bu dü¬zeyler kendileri de yapılaşmıştır) ve düzeylerin “ögeler”ine karşı kendine özgü etkililik tipi demektir. Bu özsel kesit, olumsuz bir biçimde sergilediği yokluklarla bile, ortaya çıkardığı imkânsızlık bi¬ze başka bir şeyi gösterir: bu da, belirli bir üretim tarzından çıkan bir toplumsal kuruluşa (formasyon) özgü tarihî varoluş biçimi, Marx'ın belirli üretim tarzının gelişme süreci dediği şeydir. Ve bu süreç de Marx'ın Kapital'de kapitalist üretim tarzını incelerken de¬ğişik zamanların birbirlerine dolanma biçimi (burada yalnızca ikti¬sadî düzeyden söz ediyor üstelik) dediği şey, yani, yapının değişik düzeylerinin ürettiği değişik zamansallıkların “yerinden çıkma” (decalage, dislocation) ve bükülme tipidir ve bunun karmaşık bile¬şimi sürecin gelişmesinin kendine özgü zamanını oluşturur. Bu söylediklerimde herhangi bir yanlış anlaşılmaya yer bırakmamak için aşağıdaki sözleri eklemeyi de gerekli görüyorum. Yukarıda ana çizgilerini koyduğum tarihî zaman teorisi, “görece” özerklikleri içinde ele alınmış değişik düzeylerin tarihini kavramamız mümkün olur. Ama bu sözlerden, tarihin, kimi kısâ vadeli bir tarzda, kimi uzun vadeli bir tarzda, değişik tarihî zamansallıklarda, aynı tarihî zamanı yaşayan değişik “görece” özerk tarihlerin yan yana getirilişini çıkarmamak gerekir. Başka bir söyleyişle, özsel kesitler halinde şimdiki zamanlarına bakabileceğimiz sürekli bir zamanın ideolojik modelini bir kenara attıktan sonra, bu modelin yerine, üslûbu farklı olsa bile gizlice gene aynı zaman ideolojisini yerleştiren bir başka model getirmekten sakınmalıyız. Bu nedenle, değişik zamansallıkların çeşitliliğini tek bir ideolojik temel zamana ilişkin kılmak elbette sözkonusu değildir; değişik düzeylerin zamansallıklarının birbirinden kopukluğu da, tek bir sürekli ana za¬man çizgisine göre ölçülemez; yani bunlar, ideolojik ana zamana göre, zaman içinde ilerilik ya da gerilik olarak ele alınamaz. Yeni kavramımızda bir özsel kesit açmaya kalkıştığımızda bunun imkân¬sız olduğunu görüyoruz. Ama bu bizim eşitsiz bir kesit'le uğraştı¬ğımızı da göstermiyor. Bir zamanın öbürlerine göre ileriliği ya da geriliği, demiryollarında trenlerin erken ya da geç gelmelerini me¬kân işaretleriyle gösteren levhalar gibi gösterilemez. Bunu yaptığı¬mızda, en iyi tarihçilerimizden bazıları gibi, bize de, ileriliğin ya da geriliğin bütünün yapısının etkisi değil de, ana zaman sayılan tek sürekliliğe görece değişkenlikler olduğunu sanar ve tarih ideolojisinin tuzağına düşeriz. Tarihçilerin kendilerinin de gözlemlediği olay¬ları kendi kavramlarına, sözkonusu üretim tarzının tarihinin kav¬ramına bağlamak istiyorsak –homojen ve sürekli bir ideolojik zama¬na bağlamak niyetinde değilsek– bu ideolojinin bütün biçimlerinden uzaklaşmalıyız. Bu yüzyılın iktisadî ve siyasî düşünce dilinde önemli bir strate¬jik rol oynayan birçok kavramın, örneğin Marksizm terminolojisin¬de yer alan gelişmenin eşitsizliği, kalıntılar, (bilinçte) gerilik gibi kavramların ya da çağdaş iktisadî ve siyasî pratiğin “az-gelişmiş” kavramının gerçek anlamlarını kavramak için bu sonuç son derece önemlidir. Bu kavramların sözkonusu olduğu yerlerde ayrımsal zamansallık kavramına çok kesin bir anlam vermeliyiz, çünkü bunların pratikte çok derin etkileri oluyor. Notlar [1] Hegelci felsefeye “kurgusal ampirizm” bile denmiştir: (Feuerbach) [2] Bkz, “Çelişki ve Üstbelirlenme” ve “Maddeci Diyalektik Üstüne”, Pour Marx. Çeviren: MURAT BELGE Kaynak: Birikim, 3, s. 15-24
00N/A

SERBEST KÜRSÜ: FİKİRLERİN DANSI - SÖZÜN ÖZ
Bu bölümde her konuda fikir beyan edebilir, katıldığınız ya da katılmadığınız özlü ya da özsüz sözleri alıntılayarak grup üyeleriyle paylaşabilirsiniz.
52When: 9/25 12:20p

In: Sigmund Freud - İnkâ..

By: Godot Firari

ŞİİRİSTAN
Can Yücel'in dediği gibi şiir getirenleriniz çok olsun. Minik bir şiir ülkesi olsun bu köşe.
750When: 10/03 2:56a

In: DAR AÇI

By: Godot Firari

Dinle Küçük Adam - Wilhelm Reich
Sana kendi içimdeki küçük adamı anlatmakla işe başlayacağım... ... Demek ki, büyük adam, ne zaman ve hangi alanda küçük adam olduğunu bilir. Küçük adam, küçük olduğunu bilmez ve bunu bilmekten korkar. Kendi küçüklüğünü ve yetersizliğini, başkalarının gücü ve büyüklüğünün kendisinde uyandırdığı güç ve büyüklük görüntüleriyle örter. Büyük genaralleriyle övünmektedir, ama kendisiyle övünmez. Kendisinde varolan düşünceye değil, kendi aklına gelmeyen düşünceye hayrandır. En az anladığı şeylere en çok inanır ve kolayca anladığı fikirlerin doğru olduğunu kabul etmez. Sana kendi içimdeki küçük adamı anlatmakla işe başlayacağım: Tam tamına yirmi beş yıl boyunca- senin bu dünyada mutlu olmayı hakettiğini savundum, kendine ait olan şeyi savunma yetisinden yoksun olmakla suçladım seni, sonra Paris ve Viyana barikatlarındaki kanlı çarpışmalarda, Amerika'daki köleliğin kaldırılması savaşında yada Rus devrimi'nde elde ettiklerine sahip çıkamamakla suçladım. Paris'teki savaşının sonu Pétain ve Laval'e, Viyana savaşının sonu Hitler'e, Rusya'daki savaşının sonuysa Stalin'e vardı, Amerika'daki savaşının sonuysa Ku-Klux-Klan yönetimine varabildi. Özgürlüğü, kendin ve başkaları adına korumak, ona bekçilik etmektense kazanmak gerektiğini ve de bunu sağlamanın yolunu pekala bilirdin sen. Ben, bu gerçeği epeydir biliyordum. Ancak, her seferinde çalışıp didinip bir bataklıktan çıkmayı başardıktan sonra hemen başka bir bataklığa saplanmanın nedenini anlayamıyordum. Sonra yavaş yavaş ve el yordamıyla, seni köle yapan şeyin ne olduğunu buldum: SEN KENDİ KENDİNİ KÖLELİĞE MAHKUM EDİYORSUN. Bunu bilmiyordun, değil mi? Kurtarıcıların, seni baskı altında tutanların, Wilhelm, Nikolaus, Yirmisekizinci Papa Gregory, Morgan, Krupp ya da Ford olduğunu söylüyorlar. 'Kurtarıcıların'ın adına da, Mussolini, Napolyon, Hitler, Stalin, Troçki deniyor. Bak ben ne diyorum: Senden başka hiç kimse senin kurtarıcın olamaz! Artık tek bir efendinin sadık kölesi olmaktan kurtulup, önüne gelenin, herkesin kölesi olmak için, insan önce bir sömürücüyü diyelim, Çarı ortadan kaldırmalıdır. Devrimci güdülerin ve büyük bir özgürlük idealin olmaksızın böylesi bir siyasal suç işleyemezsin. Bu durumda, kişi, diyelim İsa, Marx, Lincoln ya da Lenin gibi gerçekten büyük bir adamın önderliğinde bir devrimci özgürlük partisi kurar. Gerçekten büyük olan bu adam senin özgürlüğünü son derece ciddiye alır. İşlerini kolaylaştırmak için çevresine küçük adamlar, yardımcılar, getir-götürcüler toplamak zorundadır, çünkü bu büyük işi tek başına yürütemez. Üstelik, çevresine küçük büyük adamlar toplamazsa, sen onu anlamaz, bir kenara iter, adam yerine koymazsın. Bir sürü küçük büyük adamla çevrilmiş olarak, senin adına güçler ve yetkiler ele geçirir, ya da bir damla hakikat, ya da yeni, daha iyi bir inanç bulur sana. Sayfalar dolusu söylevler yazar, özgürlük yasaları, vb. şeyler yazar, kendisini ayakta tutacak olan senin yardımın ve ciddiliğindir. İçinde bulunduğun toplumsal bataklıktan çıkarır seni. Birçok küçük büyük adamı bir arada tutabilmek, senin güvenini yitirmemek için gerçekten büyük olan bir adam, derin bir aydın yalnızlığı içinde, senden ve gürültü patırtıdan uzak ama aynı zamanda senin yaşamınla yakın bir ilişki içinde, elde edebildiği büyüklüğünden her gün bir parça vermek, özveride bulunmak zorundadır. Sana 'öncü'lük edebilmek için, senin onu erişilmez bir tanrıya dönüştürmene göz yummak zorundadır. Olduğu gibi, sade bir insan olarak kalsa, diyelim, elinde evlenme cüzdanı olmadığı halde bir kadını sevebilen bir adam olsa, ona güvenmezsin çünkü, onu olağandışı bir insan olarak görmek istersin. Böylece, sen, kendi ellerinle, yeni efendini ortaya çıkarmış olursun. Kendisine yeni efendi rolü verilmiş büyük adam büyüklüğünü yitirir, çünkü bu büyüklük, onun sözünü sakınmazlığından, sadeliğinden, yürekliliğinden ve yaşamla arasındaki gerçek ilişkiden gelmekteydi. Büyüklüklerini büyük adamdan sağlamış olan küçük büyük adamlar, maliye, dışişleri, hükümet, bilim ve sanat alanlarında büyük görevlere atanırken sen olduğun yerde, yani bataklıkta kalırsın. Bir, 'mutlu gelecek' yada bir 'Üçüncü Reich' uğruna pılı pırtı içinde dolaşmayı sürdürürsün. Damları samanla örtülü, duvarları tezekle sıvalı pis evlerde yaşamayı sürdürürsün. Gerçi kültür sarayınla övünmektesin. Dilediğince çekip çevirdiğin, dilediğin biçime soktuğun 'yanılsama'dan hoşnutsun şimdilik- ancak, senin bu egemenliğin, bir dahaki savaşa ve yeni efendilerinin koltuklarını yitirmesine dek sürecektir. Bu küçük adamlar, saraylardan, malikanelerden değil, senin saflarından gelmektedirler. Onlar da senin gibi acı ve açlık çektiler. Üstelik, sana bir yığın söz söyleyerek, senin ve yaşamının, ailenin ve çocuklarının birer hiç olduğunu anlatıyorlar, aptal, köleliğe elverişli ve başkalarının kullanacağı birer insan olduğunuzu söylüyorlar. Size kişisel özgürlük değil ulusal özgürlük vaat ediyorlar. Size özgüven değil, devlete saygı, bireysel büyüklük değil, ulusal büyüklük vaat ediyorlar. Sense olnlara 'Kurtarıcılar' diyorsun, 'Yeni Kurtarıcılar' ve bağırıyorsun: 'Heil! Heil! ' 'Viva! Viva! ' 'Yaşaa! Yaşşaa! '
20When: 9/13 3:25a

In: Wilhelm Reich'ın Ort..

By: ...... ///

Aşkta Çevreye Uyar
Sevgilim aşk da çevreye uayr, Susuzluk kaktüsü dikenle kaplar. Bak bazı kadınlar kaçmaz çorapların Uzun bacakları olmuşlar. Ve bazı giysiler içinde çalımla Merdivenden iniyor adamlar. Çocukların gül dudağında Zift gibi yapışkan kara sakızlar. Öyle yalnızız ki bu panayırda Sevgimiz durmadan bir taşı ovar. Sevgilim aşk da uyar çevreye Ve kendine parlak bir yalan arar. METİN ALTIOK
210When: 9/13 2:35a

In: EVDE YOKLAR

By: ...... ///

Kadın erkek ilişkilerinde kriz yönetimi
Kadın erkek ilişkilerinde kriz yönetimi Yıllar sonra da sevgiyi koruyabilmek Aşktan sonra nişanlanıp evlenmek – ve daha sonra sadece kavga. Günlük yaşantı, yıllar geçtikçe her ilişkiyi zedelemeye başlıyor. Ancak, bu krizden çıkmanın yolları var. snc/ Sevim Civil İsviçre’de her evlilikten ikisi boşanmayla sonuçlanıyor. İstatistiklere göre, ayrılıklar en çok 7 ila 15 yıl arasında beraber yaşayan çiftlerde görülüyor. Sorun yaşayan çiftlerle seanslar düzenleyen birçok terapistin buluştukları ortak nokta şöyle: "Ortak yaşam iş hayatı, stres, zaman kısıtlılığı ve kendini gerçekleştirme arasında bir ip cambazlığına benziyor." Çocuklu olsun olmasın, ilişkiler çoğu zaman masalların, sinemanın ya da reklamların bize vermek istediği "rüya tablosunda" olduğu gibi sürekli mutluluk veren bir seyir izlemiyor. Psikologlar, ilişkilerde yaşanan karşılıklı kalp kırma ve hayal kırıklıklarının er ya da geç sevgiyi zedelediğini belirtiyorlar. Modern yaşamın tuzakları Bu özünde geçmişte de böyleydi. Ancak, son 30 yılda ortaya çıkan yeni faktörlerle klasik çift ilişkilerine daha fazla yük yüklenmiş oldu. Örneğin artık meslek yaşamlarında başarılı ve kendi ayakları üzerinde durabilen kadınların sayısı, geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde artmış durumda... Ancak, çocuk dünyaya geldiğinde, çoğu zaman günlük okullar ve tam günden az çalışma yerlerinin eksik yapılanmasından dolayı kadınların sahip oldukları düzen de bozuluyor. Sıklıkla da, erkeklerin eşlerinin mesleki yaşamda ilerlemelerine karşı geldikleri görülüyor. Bütün bunların ortaya çıkardığı gerilimler, ilişkiyi zedelemeye başlıyor. Halen birçok evlilik ilişkisinde, bağımsızlık ve erkek kadın arasında iktidar için oynanan yıkıcı oyun devam ediyor. Çocukları olmasına rağmen, mesleki yaşama devam eden çiftlerde dahi zamanla kriz yaşanmaya başlıyor. Günlük yaşamın zor organize edilmesi, çocukları sürekli bir yerden bir yere götürmek, çocuklara o gün kimin bakacağı gibi sorunlar ilişkiyi oldukça fazla zorluyor. Psikologlar, çiftlerin zamanla sadece günlük sorunlar üzerine konuştuklarını açıklıyorlar. Geçmişten günümüze kadar yaygın bir şekilde kabul gören "çiftlerin yıllar sonra genelde birbirlerini daha iyi anladıkları" fikrinin doğru olmadığını vurgulayan psikologlar, bunun tam tersinin söz konusu olduğunu söylüyorlar. Günlük sorunlar, çiftleri çıkışı olmayan bir kısır döngü içerisinde hareket etmeye mahkum ediyor. Uzun ömürlü ilişkiler için "6 nokta programı" Bu gelişmelerden her çift payını alıyor ve er ya da geç kriz yaşıyor. İşte bu noktada çiftlerin ortak bir gelecekleri olup olmadığı ortaya çıkıyor. Bu dönüm noktasına gelmek yılları alıyor. Zürih Sosyal Çalışmalar Yüksek Okulu’nda çalışan Christiane Ryffel ve meslektaşı Birgit Dechmann, ilişkilerin altı aşamalı bir seyir takip ettiği kanısını paylaşıyorlar ve bunları şöyle özetliyorlar: Aşık olma süreci: Her şey tozpembe, aşık olunan kişi idealleştiriliyor ve her şey yolunda gidiyor. Şaşkınlık süreci: Aşık olma döneminin sona ermesinin ardından, eşler daha farklı bir şekilde görülmeye başlanıyor. Önceden "güzel" bulunan ufak tefek hatalar rahatsız etmeye başlıyor ve o insanın belki de ilk tanıdığı insana pek benzemediğinin farkına varılıyor. İlk kriz süreci: Çok güzel bir dünya görünümünü korumak artık mümkün olmuyor. Çiftler arasındaki farklılıklar gün ışığına çıkmaya başlıyor. Bu güvensizlik ve tatminsizlik durumunun yarattığı içsel gerilim, çoğu kez kavga şeklinde su yüzüne çıkıyor. Bazı çiftler bu noktada ayrılıyorlar, diğerleri bu krizi atlatmaya çalışarak bir diğer sürece doğru ilerliyorlar. Gönüllerin kırıldığı süreç: Çift, krizin nedenlerini anlamaya çalışıyor. İlişkileri üzerine düşünmeye başlıyor, konuyla ilgili kitaplar okuyor ve arkadaşlarıyla konuşuyorlar. Birbirlerine yeniden aşık olmanın mümkün olduğunu düşünüyor ve hatta bunu hissedebiliyorlarsa da, sonuç olarak çoğu kez bunun artık imkansız olduğunu görüyorlar. Boşluk hissetme süreci: Verilen tüm çabalara rağmen ilişkide bir türlü olumlu gelişmeler kaydedilmiyor. Sevginin gücüne olan inanç, yerini depresyona bırakıyor. Bu aşamaya gelen çiftler boşanma ya da ayrılma kararı alıyorlar. Yeni konseptler süreci: Her kim bu aşamaya kadar geldiyse, hem ilişkisinde hem de kişisel yaşantısında değişiklikler yapmak zorunluluğunu görüyor ve bunu yapıyor. Burada çiftler aralarındaki iletişim şekli, yakınlık ve uzaklığın yanı sıra sevgi üzerine gelişen fikirlerin de yeniden tanımlanması söz konusu. Psikologlar, bu son adımı terapistlerin danışmanlığına başvurarak ya da kendi başlarını atan çiftlerin çok önemli şeyler öğrendiğinin altını çiziyorlar ve şöyle devam ediyorlar: "Krizler atlatılabilir, ancak bu, çok zorlu bir yol. Bunun mükafatı ise, yeni bir başlangıçtır." Uzman yardımı almanın önünde duran engeller Psikologlar, kadın ve erkek arasındaki günlük ilişkilerin ortaya çıkardığı sorunların bir çözümünün olmadığının göz önünde bulundurulması gerektiğinin önemine dikkat çekiyorlar. Çiftler arasındaki ufak ya da büyük anlaşmazsızlıkların gayet doğal olduğunu açıklayan uzmanlar, krizden krize çok şey öğrenildiğini ve çiftlerin tekrarlanan kriz durumlarında daha yapıcı olmaya çalıştıklarını dile getiriyorlar. Uzmanlar, çoğu zaman çiftlerin birbirleriyle konuşmaları gibi şaşırtıcı ölçüdeki basit reçetelerle krizin atlatılabileceği konusunda birleşiyorlar. Ancak, kadın ve erkek arasında basit gibi görünen "sadece konuşmak gerekir" reçetesini uygulamak her zaman pek mümkün olmuyor. Bilhassa çiftler kavga ettiklerinde ve bir diğerinin sadece bir sözü dahi yanlış anlaşılıyorsa... Bir krizi atlatmak için doğru zamanı bulmak kolay olmasa gerek... Psikologlar kriz zamanlarında, zor da olsa her şeyi yeniden düşünmek gerektiği ve bir uzmana danışmadan önce ilişkinin tamir edilemeyecek şekilde zedelenmemesine önem verilmesi gerektiği tavsiyesinde bulunuyorlar. Diğer yaşam alanlarında, örneğin sağlık sorunlarında doktor tavsiyesine başvurulduğunu, hukuksal sorunlarda ise bir avukata gidildiğini söyleyen psikologlar, "aile huzurunun tehlikede olduğu durumlarda ise kendilerine başvurulmasının olağan bir hadise olduğunun unutulmaması gerekir" diyorlar. Ancak, kriz zamanlarında uzman yardımına ve desteğine başvuran çiftlerin sayısının fazla olmadığı da bir gerçek. Çiftler böyle bir girişimin yararlarına inansalar da, bu adımı kolaylıkla atamıyorlar. Zira psikologa gitmenin, ideal bir kadın erkek ilişkisi için kendilerini yeterli bulmadıklarını kabul etmek anlamına geldiğini düşünüyorlar ve çoğu kez bunu bir utanç duygusu şeklinde yaşıyorlar. Konuşma sanatı Sorunlar, güvensizlik, kavga... Hemen hemen her şey yanlış bir zamanda, yanlış bir söz ya da vurgulamayla başlıyor. İki insanın beraber yaşadığı bir ortamda, kişisel istekler ve karşılıklı saygı için her zaman açıklığa kavuşturucu konuşmalar yapmak gerekir. Yapıcı konuşmalar için on önemli kural 1. Hayat arkadaşınız üzerinde olumlu bir şekilde konuşun. Sürekli onun yaptığı hatalardan bahsetmek ilişki için bir zehirdir. 2. Dinlemek için kendinize zaman tanıyın. Hayat arkadaşınız konuştuğu zaman sözünü kesmeyin, söylemek istediklerini sonuna kadar dinleyin. 3. Konuştuğunuz zaman açık bir şekilde "ben" ifade şeklini kullanın. Örneğin, "Ben kendimi iyi hissetmiyorum, eğer sen..." ya da "Sen her zaman bunu yapıyorsun..." şeklindeki genel ifadeler karşınızdaki kişinin savunma pozisyonuna girmesine neden olur ve bu kavganın başlanıcı olur. 4. Karşınızdaki kişinin "ben" ifade tarzını, kendinize yönelen bir eleştiri olarak algılamadan onun bakış açısı olarak değerlendirin. Bu şekilde yapıcı bir konuşma mümkün olur. 5. Eşinize davranışlarından dolayı kompliman yapın ve sürekli "çorbada saç teli" aramayın. 6. Hangi noktalarda hemfikir olduğunuzu ön plana çıkarın. Varolan farklılıkların büyümesine izin vermeyin 7. Konuşmak istediğiniz konuları kısa ve net bir şekilde masaya yatırın. Gerilere giderek olayı dramatikleştirmenin bir faydası olmaz. 8. Başladığınız konudan sapmayın. Eski hikayeleri yeniden konuşma konusu yapmayın. 9. Günlük yaşantıda eşinize hafif dokunarak ya da kompliman yaparak ona olan ilginizi gösterin. Bilhassa başka insanların yanında hayat arkadaşınızı mizahi ya da küçük düşürücü bir tarzla eleştirmeyin. 10. Samimi olun, ama saygıyla ve ölçüyü kaçırmadan davranmaya alıştırın kendinizi. Karşınızdaki kişinin yüzüne her şeyi patavatsızca söylemek barışa hizmet etmez.
10When: 7/31 2:45p

In: Kadınlar...Kadınlar..

By: . .




Quo Vadis





Founded: 5/21/2007
Members: 472





Join Group



 







PerfBoard
View Your Posts | Post | View All


No entries found.