PerfSpot     
Login / Join Now        International







About BeY-kOz



                 Karadeniz ile Marmara'nin birlestigi güzel Istanbul'umuzun yesil cenneti BeY-kOz'umuza sahip çimak için kurmus oldugumuz grubumuza her geçen gun artan ilgiye tesekkür ediyorum... Istanbul'un akcigerleri olan BeY-kOz'u koruyalim,siyasilerin seçim yatirimi olmasina izin vermeyelim.. BuRaK aKsU.........  







Albums
View All







Members
View All







Videos: BeY-kOz
View All







Forums
Create New Forum


ForumsTopicsRepliesLast Post

bey-kozzzz
Denilebiiir ki, dunya kurulduğundan bu yana, baş tanrı Zeus lie biriikte olmaya yeltenen kadınların başına gelenler, yeryüzünde hiçbir kadının başına gelmemiştir.Ne var ki, karısı Hera’nın kıskançlıklarından bıkıp usanmasına rağmen, Zeus’un çapkınlıktan vazgeçemediği de bir başka gerçek. Yine bir gün Tanrı Inahos’un genç ye gUzel kızı Lo ile kırlarda sevişen Zeus kıskanç karısı Hera tarafından yakalanacağını anlayınca Io’yu hemen bir inek şekline sokar.Böylelikle Hera’nın gazabından kurtulacağını sanmaktadır. DUzen kurmakta ve kıskançlıkta rakipsiz olan tanrıça Hera durumu hemen farkeder.İnek şekhinde Zeus’un yanında duran genç kızın başına bir sinek musallat eder.Zavallı Lo sinek arkasında,günlerce kaçar durur.sonunda İstanbul Boğazı'nın önlerinde bir yere gelir. Sinek hala peşindedir. Ondan kurtulabilmek için kendini can havliyle suya atar ve yüzerek karşı kıyıya çıkar.Geçtiği yerin neresi olduğunu bilmemektedir. işte bu olaydan sonra bu su yolunun adı "inek geçidi" anlamına gelen "Bohus Phorus" kelimelerinden kaynaklanan "Bosphorus" olur. Karadeniz'in Marmara'ya doğru uzanan 55 km'lik bu su yolundan deniz bazı yerlerde bir nehir gibi akarken,bazen yavaşlar,bazı koylarda yorulmuşçasına dinlenmeye çekilir.Bu koylardan en büyüğü ve en güzeli Beykoz Koyudur. Dik tepelerle çevrili dar bir kıyı şeridine sahip olan Beykoz mesireleri,ormanları ve suları ile ünlüdür.Lodos dışında bütün rüzgarlara kapalı olan Beykoz Koyu denizciler için herzaman güvenli bir limandır. Yine miyolojiye göre Karadeniz'indoğusunda bulunan Kolkhis'te bir ejderha tarafından korunan altından bir post bulunmaktadır.Eski Yunan'da bulunan zamanın kralı bu posta sahip olmayı çok istemektedir.Onu ele geçirebilmek için yanıp tutuşan kral,bu iş için maceraperest kaptan Lason'u görevlemdirir.Kaptan Lason bu yolculuğa çıkmadan önce özel bir gemi inşa eder.Yanına çok güçlü adamlar almayıda ihmal etmez.Sonunda Argo adını verdiği gemisiyle Yunanistan'dan yola çıkar.Geminin adından ötürü "Argonautlar" diye anılır. Argonautlar ve Kaptan Lason altın postu bulmak için macera dolu yolculuklardan sonra sırası ile Ege Denizi,Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi'ni aşıp İstanbul'a ulaşır.Karadeniz'e çıkmadan önce son kez dinlenmek,yiyecek ve su ikmali yapmak için Beykoz koyunda demirler. Bebrykler'in çok sevdikleri cesur ve dövüşken kralı Amykos,o sıralarda Beykoz'da sarayındadır.Kral koyda demirleyen konukları sarayına davet eder.Onları ağırlar.bu arada kral konukları kendisininde çok sevdiği demir kabaralı eldivenlerle dövüşülen ve sest oyunları adı verilen bir oyuna davet eder.Kaptan Lason,Kral Amykos'un karşısına çıkmak istemez. Kral ile dövüşmek üzere arkadaşlarının arasından Polideukes'i seçer.İki tarafta çok güçlüdür.Uzun süren çok zorlu dövüş olur.Dövüş sırasında Kral Amykos aldığı darbeler sonucu hayatını kaybeder. Krallarının öldüğünü gören Bebrykler'in ağlaşmaları ve üzüntüleri yeri,göğü tutar.Ancak yapılacak hiçbirşey yoktur.Herşey geleneklere ve kurallara uygundur.Bu trajik ölüm üzerine Bebrykler,kralları için anıtsal bir mezar inşa ederler.Daha sonra Kral Amykos'un adından yola çıkarak "Amea" adını alan bu bölge Bizans döneminde de aynı adla anılmaya devam eder. bilimdiği gibi koz Türkçe'de ceviz anlamına geşir.Osmanlı döneminde bu ününü cevizden mi yoksa İzmit sanacağı beylerinin burada ikametinden mi bilinmez yörenin adı Beykoz olur. bölgenin adı Beykoz olmadan yani Amea iken,biraz da Yuşa Bin-nun Hazretlerin'den söz etmek gerekir. Hazretin fevkalade "zevk-i selim olduğu" seçtiği depeden bellidir.Tepenin herkül yatağı, yoros jüpiter tapınağı veya Dev Dağı olarak anıldığı ve kutsandığı söylenir.denizcilerin korkulu rüyası olan Karadeniz'e çıkmadan öncebu tepeyi ziyaret edip,adaklar adayıp,tapınağa hediyeler sunduğu ve yola ancak öyle çıktıkları bilinirdi. 2. Mahmut döneminde bu bölgeyi dolaşan İngiliz gezgini Robert Walsh'un yazdığına göre,Yışa Hazretleri,en sevdiği yerlerden biri olan bu,ikiyüz rakımlı,nefid manzaralı ve havadar tepenin üzerinde oyurup bacaklarını aşağı sallandırır ve boğazın mavi sularında ayaklşarını yıkarmış. Yine Walsh'tan öğrendiğimize göre,Yuşa Hazretleri'nin dev gibi bir vucuda sahip olmasının nedeni putperest Yunanlılar'a karşı mücadele edebilmek içindir.Bir çarpışma sırasında Hazret onları perişan etmiştir. Hatta derler ki ,çarpışmanın sürdüğü günün akşamı güneşin batmasıyla doğması bir olamuş,o geceyi dinlenerek geçirip ertesi gün savaşmayı düşünen Yunanlılar'ın dinlenme olanağı nedeni ile Hazret tümünü yenmiştir. Ruşan Eşref de ,Yuşa Bin-Nun'un kutsal toprakların dışına çıktığının Kitab-ı Mukaddes'in hiçbir yerinde yazmadığını ekler. 1097 yılında haçlı ordularını kumanda eden Gedefroi de Bouillon askerlerini karşı sahildeki Büyükdere'den çayırdaki Hünkar İskelesi'nin bulunduğu yerden karaya çıkarmıştır,Kudüs'e gitmek için Anadolu içlerine haraket etneden önce ordugahını Beykoz çayırında kurmuş ve günlerce burada kalmıştır.Bunları 1814 yılında Rusya üzerinde deniz yolu ile İstanbul'a gelen,daha sonra Beykoz'a gelip çayırlarında dolaşan ve koyu bir hiristiyan olan Kont Edward Raczynski'nin kitabından öğreniyoruz. Bizans döneminde bir balıkçı köyü olarak varlığını sürdüren Beykoz'un,fetihten sonra 16. yüzyıldan itibaren,müslüman nüfus tarafınfdan rağbet görmeye başladığını ve yerleşiminin hızla artmış olduğunu,17. yüzyılda yaşına Evliya Çelebi'nin seyehatnamesinden öğreniyoruz. Sevgili evliyamız Beykoz’un havasından, suyundan Rum, Ermeni, müslüman mahallerinden, kiliselerinden bahsederken Beykozun imaretleri, hamamları, iskeleleri, dalyanları, bağ ve bahçelerinden de seyahatnamesinde sayfalarca bahsetmiştir. 18. yüzyılda daha da çok revaç buiunan Beykoz, birbirinden güzel çayırları, içme suları ve yalıları ile tam bir sayfiye ve mesire yeri haline gelir. Kanlıca, Küçüksu ve Göksu dereleri, Çubuklu ve Tokat bahçeleri ile artık Boğaz’ın bin incisi olmuştur. 19. yüzyılın başından itibaren korular, çeşmeler, kasırlar, saraylarla süslenen Beykoz, bütün zamanlar ziyaret yeri olma özelliklerini korurken, pek çok padişahları ve gezginleri, hatta imparatoriçeleri kendine konuk etmiştir. Yine 19. yDüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Beykoz’da Osmanlı Imparatorluğu’nun ilk sanayileşme hamlelerini görürüz. Geçmişi 18. yüzyıla dayanan deri ve kunduna fabrikası, Akbaba köyünde Beykoz işi adı ile ünlenen cam eşyalar, çeşme bülbüller imalatı, daha sonraları askeri çuhahaneler, kağıt fabrikaları, ispermeçet mumu fabrikaları, Paçabahçe'de yine bin cam fabrikası, Anadolu Hisanrı'nda halat fabrikası, İncirköy’de tuğla fabrikası bunları takip eder
127When: 7/07 9:55a

In: beykozlular

By: sezgin kaptan

BeY-kOz
BEYKOZ Orman içinde bir ilçe Beykoz; İster denizden gidin, ister karadan gidin, Beykoz’a ulaştığınızda bir başka atmosfere girdiğinizi hissedersiniz. Havası, suyu derler ya... Kentin kalabalık yığınlarından ulaklaşıp da harikulade bir yeşilin içinde bulunduğunuzda kendinizi “işte” diyorsunuz “Beykoz’a gidelim.” Beykoz’un tarihi 2700 yıl öncesine götürenler var. İlk olarak kimlerin yerleştiği kesin olarak bilinmiyor. Ancak, Roma döneminde Anadolu Kavağında bir adak yerinin olduğu biliniyor. O dönemde Karadeniz’e çıkmak isteyenlerin elverişli bir rüzgarla seyahat edebilmek için Zeus ve Poseidon adına kurbanlar kestikleri de biliniyor. Bundan yaklaşık 200 yıl önce Karadeniz’den o kadar korkulmuş ki ilah ve ilahelere bir adamadan bu sularda yolculuğa çıkılmazmış. Beykoz’u Türklerin de çok sevdiğine kuşku yok. Yaklaşık 700 yıl önce bu yörenin Türklerin eline geçmesinden sonra Beykoz, onlar için de bir ihtişamı ile göz kamaştıran bir mekan olup çıktı. Osmanlı Padişah ve Vezirleri için yaptırılan av köşklerinin çoğunluğuna bakıldığında, buranın tarih boyunca bir av ve eğlence merkezi olduğu anlaşılıyor. İstanbul Boğazı’nın en sakin, en ağırbaşlı köşesidir BEYKOZ... Boğaz ile Karadeniz’in kucaklaşmasıdır. Eski zaman hatıralarına sıkışan BEYKOZ’un yemyeşil çayırından duyulan; çoluk çocuk gidilmiş pikniklerinden arda kalan neşeli sesleridir. Mavi akan sulara karşı kurulan hülyalı aşk hikayelerinin gizli tanığıdır BEYKOZ... Mecidiye, Hıdiv Kasrı ve pek çok eserleri ile geçmişten bugüne tarihi ve kültürel bir zenginliktir Beykoz. Bu anlattıklarımız Beykoz’un yakın geçmişi... Peki ya daha öncesi... Beykoz’un tarihi gelişimi M.Ö. 700’lü yıllara dayandırılıyor. Bu tarihte bölgeye deniz yolu ile gelen Traklar’ın Bebrik adı ile kurdukları devletin bulunduğu köyün kısa zamanda gelişmesi ile Kral Amikos bu köye kendi adını veriyor. Traklar’dan sonra Amikos pek çok kültüre ev sahipliği yapıyordu ve arkasından Persler, Abbasiler geliyor. Beykoz İstanbul’un fethinden çok önce 1402 yıllarında Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılıyor. Bundan sonra AMİKOS olan adı BEYKOZ’A dönüştürülüyor. Kocaeli Beyleri’nin ikametgahına ayrılan BEYKOZ; “BEY” hecesini bu yöneticilerden, “KOZ” hecesini de Farsça’da köy anlamına gelen “KOZ” kelimesinden almıştır. BEYLERİN KÖYÜ... BEYKOZ... Zengin ormanlık alanları ile o dönemde padişahlar tarafından av sahası olarak kullanılmaktaydı... Fatih Sultan Mehmet avlanırken Beykoz’da Tokat Kalesi’nin fethi müjdesini aldığı söylenir. Bu müjdeyi aldığı yerde bu zaferin anısına Tokat kalesi’ne benzer bir av köşkü yapılır ve buraya “TOKAT BAHÇESİ” adını verir. Günümüzde bu köşkün bulunduğu yer “TOKATKÖY MAHALLESİ” olarak adlandırılmaktadır. Beykoz’un Günümüze Gelen Bir Çok Tarihi Eseri Mevcuttur. Kaymakdonduran Çeşmesi (Kanije Beylerbeyi Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır.) İshak Ağa Çeşmesi (On çeşmeler) (Mimar Sinan tarafından yaptırılmıştır) Hıdiv Kasrı (Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa yaptırmıştır) İskender Paşa Camii (Mimar Sinan tarafından yapılmıştır.) Anadolu Hisarı (Yıldırım Beyazıt yaptırmıştır) Küçüksu Kasrı (Sultan I. Mahmut’a hediye olarak yaptırılmıştır) vb. diye uzar gider. COĞRAFİ GÖRÜNÜM Beykoz, Çatalca-Kocaeli bölümünün Kocaeli Yarımadası batısında yer almakta olup; batıdan İstanbul Boğazı, doğu ve kuzeydoğudan Riva Deresi, kuzeyden Karadeniz ve güneyden Ümraniye ve Üsküdar İlçeleri ile çevrelenmiştir. Deniz seviyesinden başlayarak 240 metreye kadar yükselen Beykoz’un engebeli arazisini Riva, Küçüksu ve Göksu dereleri parçalamıştır. İlçemiz ve yakın çevresinde Akdeniz ikilimi ile Karadeniz ikliminin karışımı olan “Geçiş Tipi İklim” etkilidir. Yazlar Akdeniz kadar sıcak olmamakla birlikte Karadeniz kadar yağışlı değildir. Beykoz ve çevresi başta kestane, meşe, gürgen, ıhlamur, kayın, kızılağaç ve fındık ağaçlarından oluşan doğal orman örtüsüyle kaplıdır. NÜFUS DURUMU 1990 yılında yapılan nüfus sayımına göre İlçe’nin nüfusu 178.438’dir. 2000 yılında yapılan nüfus sayımı ile mukayese edilecek olursa, 13.290 kişilik nüfus artışı olduğu görülecektir. Buna göre yıllık nüfus artış oranı %13’dür.
00N/A

BeY-kOz YALIKÖY
Yalıköy İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında bulunan Beykoz şehri bir koy etrafına kurulmuştur. -------------------------------------------------------------------------------- Şehir, Beykoz ve Yalıköy olmak üzere iki bölüme ayrılmıştır. Yalıköy, eşsiz Beykoz çayırını bünyesinde barındırır. Ender güzellikte bir mesire yeri olan bu çayırın kenarında ünlü Beykoz Kasrı ile Hünkar İskelesi bulunur. Zamanla Yalıköy Beykoz ile birleşmiş, Beykoz’un bir mahallesi halini almıştır. Bu nedenle Beykoz çayırı, “Yalıköy çayırı” olarak da adlandırılmaya başlanmıştır. Türk modernleşme tarihinde Beykoz çayırı ya da bir diğer deyişle Yalıköy çayırı, Osmanlı modernleşme politikalarının öncüsü sayılan İkinci Mahmut’un kurdurduğu askeri ve mülki okulların talebelerinin kır gezisi için geldikleri bir mekan olarak bilinmektedir. Beykoz çayırında verilen kuzu ziyafetleri birçok esere konu olmuştur. Beykoz çayırı, bu gençlerin imtihan öncesi dönemlerde ya da okulların tatile girmesinden önceki vakitlerde hoş vakit geçirdikleri ve hayatları boyunca ağızlarında güzel bir tad bırakan bir mekan olmuştur. Öyle ki, bu gençler okullarını bitirip Osmanlı bürokrasisinde iyi bir konum elde ettiklerinde buralarda kısa dönemli olarak konaklamak üzere kendilerine mekan aramışlardır. Beykoz çayırı tarihsel anlamda önemli bir ekonomik ihtiyaca da karşılık gelmiştir. Beykoz civarındaki askeri birliklerin at ve katırlarının kışlık ot gereksinimleri Beykoz çayırından karşılanmıştır. Beykoz çayırının futbolun Türkiye’ye girişinde de oynadığı önemli bir tarihsel rol bulunmaktadır. Beykoz çayırı, futbolun ülkemize girip yerleşmeye başladığı sıralarda ilk büyük top sahalarından birini teşkil etmiştir. Her ne kadar tatil kültürü modern yaşamın gündeme getirmiş olduğu bir olgu olsa da, tatil olgusu ile amaçlanan rehabilitasyon tarihin her döneminde farklı şekillerde sağlanmıştır. Osmanlı döneminde İstanbul esnafı, hafta tatili yapmamakta, bayram günlerinde dahi çalışmaktadır. Esnafın tatil günleri loncalar tarafından belirlenmekte ve esnaf bu belirlenen günlerde Kağıthane, Alibeyköy, Haydarpaşa çayırı, Göksü çayırı ve Beykoz çayırı gibi ünlü mesirelere gitmekteydi. Buralarda çadırlar kurulup, bir hafta, hatta on gün kalınmaktaydı. Buralarda oluşan “eğlence ve paylaşım kültürü” Osmanlı toplumsal yaşamının önemli bir boyutunu yansıtmaktadır. Esnafların kendi içlerindeki mesleki örgütlenmeler mesire yerlerinin seçiminde de ayırdedici bir unsur oluşturmuştur. Örneğin kuyumcular Kağıthane’ye giderlerken, terlikçiler Beykoz çadırına gitmektedir. Mesireye gidilirken kahyalar aracılığıyla, davet edilen padişaha çok çeşitli hediyeler verilmekte, padişahı misafir eden esnaf grubu onu türlü oyunlarla eğlendirmektedir. Ortaoyunu bu kültürün çok önemli bir parçasıdır. Ortaoyunu bu coğrafyanın yüzyıllardan bu yana kişilik kazandırdığı bir halk tiyatrosu türü olup geleneksel Türk seyirlik oyunlarının başında gelmektedir. Ortaoyunu, en temelde, belirli bir konuyu esas alınarak ve yazılı bir metne bağlı kalınmaksızın oyanan bir oyundur. Toplumsal sorunları büyük bir hiciv becerisi içerisinde aktaran ortaoyununun baş karakterleri Kavuklu ile Pişekardır. Esnaf gruplarının yaptıkları bu eğlencelere tarihte son olarak 1908 yılında Lüleciler esnafının organize ettiği eğlencelerde rastlandığı ifade edilir. Bu eğlenceleri yalnızca bir “gönül eğlendirme” olarak görmek doğru değildir. Bu eğlencelerin yardımlaşma ve kamusal iletişimin pekişmesi başta olmak üzere önemli toplumsal fonksiyonlar icra ettiğini ifade etmek gerekmektedir. Beykoz çayırının hemen yanında, deniz ile arasındaki tepecikte Mecidiye Kasrı olarak da bilinen Beykoz Kasrı yer almaktadır. Bu tepeciğin deniz eteği, Hünkar iskelesi olarak bilinmektedir. Hünkar İskelesi’nin tarihsel önemi, 1833 yılında Rusya ile imzalanan anlaşmanın burada yapılmasından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi söz konusu anlaşma Hünkar iskelesinin adıyla anılmaktadır. Hünkar İskelesi’nde yapılış tarihini bilemediğimiz ve altında kayıkhanelerin yer aldığı Hükümet Konağı binası bulunmaktadır. Uzun yıllar hizmet veren bu tarihi binadan günümüze yalnızca kayıkhaneler kalmıştır. Söz konusu Hükümet Konağı’nın ne zaman inşa edildiğini şimdilik bilme imkanına sahip değiliz. Eşsiz güzellikteki Beykoz Kasrı, Topkapı Sarayı’nın ardından İstanbul Boğaziçinde inşa edilen ilk saray olma özelliği taşımaktadır. Beykoz Kasrı Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın emriyle inşa edilmeye başlanmıştır. Mısır valisi Mehmed Ali Paşa’nın ölümü üzerine ilk olarak 1854 yılında yapımına başlanan eser, oğlu Prens Said Halim Paşa tarafından tamamlattırlmış ve Sultan Abdülaziz’e hediye edilmiştir. Mehmet Ali Paşa, Mısır valisi olduğu sırada Osmanlı Devleti’ne karşı başkaldırmış ve tarihte Mısır isyanı olarak bilinen olayın ardından Mısır’a yarı-özerk bir statü kazandırmıştır. Osmanlı Devleti ile anlaşmaya vardıktan sonra İstanbul’a gelen Mehmed Ali Paşa’nın yaptırmaya başladığı ve Sultan Abdülmecid’e hediye etmek istediği bu şaheseri, oğlu Prens Said Halim Paşa, Sultan Abdülmecid’in kardeşi Sultan Abdülaziz’e takdim edebilmiştir. Beykoz Kasrı kare bir zemin üzerine inşa edilmiş, özellikle iç yüzeyi bulunmaz renklerdeki somakilerle süslenmiş, duvarlarına dev aynalar yerleştirilmiş, dönemin en değerli eşyaları ile iç döşemesi yapılmış, kısacası yapılırken hiçbir masraftan kaçınılmamış bir şaheserdir. Maalesef bugün Beykoz Kasrı’nın mimarının kim olduğu bilinememektedir. İçerisine girenlerin boğazın insanı dipdiri kılan, göz alan manzarasını yaşaması için dizayn edilmiş bir saray olan Beykoz Kasrı, esasında, padişahın sürekli ikameti için düşünülmemiştir. Zira sarayın mutfağı, hamamı ve hatta ayak yolu dahi yoktur. İki katlı bir yapı olan Beykoz Kasrı’nın dışarıdan bakıldığında üçüncü bir kat izlenimi veren kısmı, ikinci kattaki salonun üst kısmında bulunan ve iç mekanın bol ışık alması için tasarlanmış camekan bir fenerden başka bir şey değildir. Beykoz Kasrı, iyi yüz dönümlük arazisideki yemyeşil bahçeleri, bu güzel bahçelerin içerisinde de dünyanın dört bir yanından getirilmiş nadide ağaçları ile bir cenneti andırır. Özellikle mantar ağacının, manolyaların ve ıhlamur ağaçlarının görünümü muhteşem, kokuları tarifsizdir. Sultan Abdülmecid döneminde İstanbul’a gelen İngiliz elçisi Pardo’nun adlandırmasıyla suni bir mağara içerisinde bulunan “hava hamamı” da buraya ayrı bir renk katmaktadır. Dar ve dolambaçlı bir yoldan geçerek girilen bu hamam birer küçük kubbe tavanı olan iki küçük hücreden ibaret olup duvarları baştan sona istiridye kabukları ile kaplanmıştır. Söz konusu hava hamamı Beylerbeyi Sarayı’nın arka bahçesinde yer alan hava hamamının taklidi olarak yapılmıştır. Pardo’nun sözleriyle: “Yaz mevsiminin bunaltıcı sıcaklarından korunmak için bir sığınak olup tavanı ve duvarları deniz hayvanatı kabukları ile kaplıdır. Duvarlarının üst kısmından dökülen sular daimi bir serin hava cereyanı meydana getirir." Güzelim bahçeleri, bahçelerindeki binbir çeşit ağaçları ve hava hamamıyla bir dünya harikasını andıran Beykoz Kasrı’nda Fransız hükümdarı Napolyon’a varana kadar birçok devletin yöneticisi burada misafir edilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından kimsesiz çoçukların ve savaşta ölenlerin yakınlarının içerisinde devlet tarafından himaye edildikleri bir kuruma dönüştürülen Beykoz Kasrı’na o dönemde Darü’l-Etyam adı verilmiştir. Sarayın yokuşundan saraya doğru inildiği vakit sağ tarafta kalan bostanın sarayda devlet tarafından himaye altına alınanların sebze-meyve gereksinimlerini gidermek amacıyla kullanıldığı söylenmektedir. Bu bostanın sulamak düzeneği, oldukça ilginç bir yapıya sahip olup, dönemin Beykoz’unda sıklıkla kullanılan bir teknolojiyi yansıtmaktadır. Tahta bir çıkrık kullanılarak oluşturulan mekanizmaya gözleri bağlı bir biçimde koşulan atlar bir daire etrafından dönerek bağlı bulundukları çarkı çalıştırmakta, bu, aynı çarkın tahta mille bağlı olduğu diğer bir çarkı harekete geçirmektedir. Üzerinde kovaların bulunduğu bu çark dönerken kovalar kuyuya girip dolmakta ve yukarı çıkıp suyu yalağa boşalttıklarında bostanın sulanması sağlanmış olmaktadır. Dolmabahçe Sarayı ile Beylerbeyi Sarayı’ndan önce inşa edilmiş olan bu kasır 1963 yılında 0-14 yaş arasındaki çocuklar için Çocuk Göğüs Hastalıkları Hastanesi’ne dönüştürülmüştür. 1999 yılında Milli Saraylara bağlanarak restore edilen Beykoz Kasrı hala güzelim endamıyla ve heybetiyle Beykoz aşıklarını selamlamaktadır. Beykoz severler için Yalıköy’den bahsetmek, güzel çeşmelerinden bahsetmeksizin yarım kalmış bir şarkının ruhlarda uyandırdığı etkiyi yaratır. Bu bağlamda Osmanlı Devleti’nde Gümrük Emiri olarak çalışan İshak Ağa isminin çok önemli bir yeri vardır. On sekizinci yüzyılın ortalarında İstanbul gümrük emirliği yapmış olan İshak Ağa ardında Beykoz sınırları içerisinde birbirinden güzel çeşmeler bırakmıştır. Bunlardan biri, 1749 yılında inşa edilmiş olup, Beykoz çayırının Yalıköy mevkiinin başında, İstanbul’un en büyük kır kahvehanelerinin birinin önünde bulunmaktadır. Bu çeşme halk arasında Terazi çeşmesi olarak bilinmektedir. Bu çeşmenin kaidesi kare şeklinde, yüksekliği 4 metre civarındadır. Söz konusu çeşmenin yalnızca doğu ve batı yönlerinde birer yalak yer almaktadır. İshak Ağa’nın ardında bıraktığı bir diğer çeşme ise, Yalıköy’de Bostancıbaşı Mustafa Ağa tarafından Beykoz vapur iskelesinin bulunduğu yerde yaptırılan Beykoz Yalıköy Camisinin yanıbaşında yer almaktadır. 1741 yılında inşa edilen çeşme, caminin kıble duvarının önündedir. Yalıköyü İshak Ağa Çeşmesi üstü kiremit örtülü geniş bir saçakla kendine özgü bir görünüşe sahip, nadide bir yapıdır. Çeşme, tek cepheli olup, mezar taşını andıran bir tarzda düşünülmüştür. Bu çeşmeyle ilgili daha ayrıntılı bilgiyi Beykoz Merkez mahallesinin tanıtıldığı kısımda bulabilirsiniz. Beykoz Yalıköy Camisini yaptıran Bostancıbaşı Mustafa Ağa'nın ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinememekle birlikte, Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinden hareketle on altıncı yüzyılda bu caminin yapılmış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sanat tarihçileri caminin ilk yapıldığı halinden eser kalmadığını ifade ederler. On dokuzucu yüzyılın birinci yarısında tamir edilen caminin avlusunda bulunan çam ağaçları ve ahşaptan oluşan cephesi ona bir farklı güzellik katmaktadır. Camii halihazırda restore edileceği, tarihsel anlam ve değerinin yeniden bilineceği günlerin gelmesini beklemektedir. Beykoz-Yalıköy mahallesinin ayrılmaz parçası olan bir diğer önemli tarihi değeri ise yaklaşık yirmi bin metrekarelik bir alana sahip olan Kışla’dır. Kışla’nın ön cephesinde bir kitabe, Osmanlı tuğrası, kemerli bir giriş kapısı ve kemerlerin oturduğu sütun başlıkları yer alır. Kışla’nın III. Sultan Selim dönemine dek ne hizmet verdiği tam olarak bilinmemektedir. III. Sultan Selim dönemi ile birlikte Kışla’nın bir sanayi bölgesine dönüşmesi planlanmıştır. III. Sultan Selim bu doğrultuda askeri amaçlı bir çuha fabrikası ile kağıt fabrikasının kurulmasını emretmiş olsa da, 1807 Ayaklanması sonucunda tahttan indirilerek öldürülmesinin ardından bu proje akamate uğramış, III. Sultan Selim’in yerine geçen II. Sultan Mahmud bu projeyi sürdürmemiştir. Başlanan inşaat yarım kalmış ve tesisler desteksiz kalmıştır. Kışla Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında yetimler yurdu (Dar’ül Etyam) olarak hizmet vermiş, daha sonra askeriye tarafından kullanılmaya başlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Beykoz çayırında konuşlanan askeri birliklere karargah işlevi gören Kışla, 1960’lı yıllların ardından Askeri İnzibat Merkezi olarak tayin edilmiştir. Maalesef Kışla,1980’lerden sonra kendi kaderine terkedilmiştir. Beykoz Belediye Meclisi’nde ve Boğaziçi İmar Müdürlüğü’nde çeşitli tarihlerde buranın Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde bir tesis alanı olarak değerlendirilmesi yönünde öneriler gündeme getirilmiştir. Ancak ne yazıktır ki, kışla hala terkedilmiş, bakımsız bir kalıntı olarak durduğu yerde durmaktadır. Beykoz çayırının (Yalıköy çayırının) kuzeyinde, ilk olarak III. Sultan Selim tarafından bir kağıt imalathanesi kurdurulmuştur. Burada oldukça başarılı bir üretim gerçekleştiriliyorsa da endüstri devrimini yeni gerçekleştiren Avrupa’nın yeni üretim teknolojileri ve dev üretim kapasiteleri dolayısıyla, açılan bu yeni imalathanede üretilen kağıtların Avrupa kağıtları ile rekabet edebilmesi söz konusu olamamıştır. Yine Beykoz deresinin denize döküldüğü yerde on dokuzuncu yüzyılın hemen başında Hamza Bey tarafından kurulan bir debbağhaneden de bahsetmek yerinde olacaktır. Burası II. Mahmud tarafından satın alınmış ve ordunun kundura ihtiyacını karşılaması için düzenlenmiştir. Dönemin en kaliteli derileri burada imal edilmiştir. Hatta saniyii hümayunun ihtiyacı karşılanmış. Burası uluslararası bir sergide de madalya kazanmıştır. Bu fabrikada 1912 yılından itibaren modern makine teknolojileri kullanılmaya başlanmış, 1926 yılında ise sivil anlamda ayakkabı üretimine geçilmiştir. Bu fabrika 1933 yılında Sümerbank’a devredilmiştir. Burası Türkiye’nin en eski sanayii işletmesi olma ayrıcalığına sahip bir işletmedir. Beykoz yalnızca mesire yerleriyle, camileri, çeşmeleri ve sanayii alanları ile değil bambaşka bir ortak hafızayı yansıtan bir şeyle, mezarlıklarıyla da ün kazanmıştır. Yalıköy mahallesindeki mezarlıklar buralardaki yerleşim merkezlerinin tarihi ve nitelikleri hususunda hangi tarihlere kadar geri gitmemiz gerektiğine ilişkin bize önemli ipuçları sunmaktadır: İstanbul’un fethinden önce Beykoz’a gelen Çakmak Dede’nin ismini alan Çakmak Dede Mezarlığı, Beykoz’un Yavuz Sultan Selim tarafından ele geçirilmesi sürecinde canla başla savaşan cengaver Gazi Yunus’un adını taşıyan Gazi Yunus Mezarlığı; diğerlerinden daha yeni bir tarihte kurulan, etrafı ıhlamur ağaçlarıyla dolu ve ismini kurulduğu caddenin isminden alan Şahinkaya Mezarlığı. Şiirden astronomiye, çocuk eğitiminden coğrafyaya, botanikten siyasi ve kültürel tarihe kadar çok geniş bir yelpazede yayımlanmış tam 223 adet eserin sahibi olan Ahmed Mithat Efendi de Yalıköy Parkı’nın yanında bir yalı satın alarak Beykoz sakinleri arasına girmiştir. Ahmed Mithat Efendi sahibi olduğu Tercûman-ı Hakikat isimli gazeteyi bıraktıktan sonra Beykoz’daki bu yalıyı satın almıştır. Felatun Bey ve Râkım Efendi gibi meşhur olmuş eserlerinde çarpık modernleşmenin ürettiği olumsuz figürler üzerinde duran, dengeli modernleşmenin gerekliliğini savunan ve temelde Osmanlı insanı ile modern insan arasında bir tip oluşması gerektiğini öne süren Ahmed Mithat Efendi, Boğaz’ı süsleyen yalıları ile meşhur Beykoz’a gelip burada bir çiftlik kurmuştur. Ahmed Mithat Efendi bu çiftlikte Avrupa’dan getirttiği kuluçka makinası ile modern anlamda tavukçuluk yapmaya başlamış, meşhur Sırmakeş sularını satın alarak İstanbul’a su satmıştır. Beykoz Yalıköy Ahmed Mithat Efendi’nin romancı, düşünür yönü dışında bir yönü, onun girişimci yanını ortaya çıkarmıştır. Ahmed Mithat Efendi’nin düşüncesindeki “iktisadi insan” unsuru onun Beykoz macerası ile çok yakından ilgili olsa gerek. Halk arasında “Kırmızı Yalı” olarak bilinen bu yalıyı Ahmed Mithat Efendi 1894 yılında satın almıştır. Yalının bahçesinde heybetli çınar ağaçları bulunmaktadır. Bir çok önemli tarihsel konuşmaya tanıklık eden bu güzide yalı birçok restorasyondan geçerek günümüze kadar gelmiştir.Halihazırda burada büyük düşünce adamı Ahmed Mithat Efendi'nin torunu Dr. Aydın Uluyazman oturmaktadır. Yalı, Ahmed Mithat Efendi Yalısı olarak adlandırılmakta ve bembeyaz silüeti, tarifsiz ihtişamı ve heybetiyle göz doldurmaktadır. Ahmed Mithat Efendi’nin Beykoz’la ilgili olarak söylediği şu söz çok meşhurdur: “Dünyanın en güzel şehri İstanbul, İstanbul'un en güzel yeri Beykoz, Beykoz'un en güzel yeri benim yalımın olduğu yerdir.” Ahmed Mithat Efendi’nin Beykoz ile ilgili birçok anısından bahsedilir. Önemli bir anısını burada zikretmekte yarar vardır. Ahmed Mithat Efendi, dönemin Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid tarafından kendisine yöneltilen “Beykoz’dan ne çıkar?” sorusunu “Nefis sebzeler, meyveler, enfes meyve suları, harika balıklar çıkar” diyerek yanıtlamış. Bunun üzerine II. Abdülhamid “Onu sormuyorum, insanlar ne iş yapar onu söyle!” dediğinde, Ahmed Mithat de "Beykoz'un önü deniz, arkası orman, ortası bostan olduğu için, balıkçı, oduncu ve bahçıvan çıkar" cevabını vermiş. Abdülhamid “peki o zaman sen niye bu işlerle iştigal etmiyorsun” dediğinde, Ahmed Mithat Efendi “Ben Beykozlu değilimki” deyivermiş
00N/A




BeY-kOz





Founded: 5/21/2007
Members: 4,549





Join Group



 







PerfBoard
View Your Posts | Post | View All


No entries found.