PerfSpot     
Login / Join Now        International







About sehitlik




    

 

SEHITLIK MERTEBESI

Serap Akıncıoglu

‘Allah’ýn fýrkasý’ ile þeytanýn fýrkasý tarih boyunca hep bir mücadele içinde oldular. Her dönemde olduðu gibi Asr-ý Saadet  döneminde  de müþrikler  iman edenleri hak yoldan döndürmek için her türlü yolu denediler. Onlarý ölümle tehdit ettiler, yurtlarýndan sürdüler, mallarýný yaðmaladýlar. Mü'minler küfür tarafýndan saldýrýya uðrarken, Allah (c.c.) tarafýndan bir bir mücadele ile ilgili âyetler indirilmeye baþladý. Böylelikle ehl-i küfür ile mücadele mü'minler  üzerine hak oldu. Artýk  mü'minlerin Ýslâm uðruna tüm mallarýný ve canlarýný ortaya koymalarýnýn zamaný gelmiþti. Ve böyle de oldu; Allah yolunda görülmemiþ bir ihlâsla mücadele eden müminler bunu büyük bir þeref olarak gördüler ve hiç düþünmeden canlarýný ortaya koydular. Zira savaþa çýkmak  demek  tabiiki ya Allah yolunda gazi olmak, ya da öldürülmek demekti. Fakat bu inkâr edenlerin zannettiklerinin aksine onlar için büyük bir þevk kaynaðýydý. Çünkü þehitliðin sonunda kendilerine Allah katýnda çok büyük bir makam vadedilmiþti. Nitekim Allah’ýn bu vaadi Kur’ân-ý Kerim’de þöyle bildirilmiþtir:

“Allah yolunda hicret edip öldürülen veya ölenlere gelince muhakkak Allah, onlarý güzel bir rýzýkla rýzýklandýracaktýr. Þüphesiz Allah, rýzýk verenlerin en hayýrlýsýdýr. Ancak (savaþ) sizleri birbirinizle denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin ise; kesin olarak (Allah) amellerini giderip-boþa çýkarmaz.” (Hac Sûresi, 58)

Þüphesiz bu dönemde de þehitlerin konumu tamamiyle aynýdýr. Çünkü sürdürülen mücadele ayný mücadeledir. Mü'minlerin Kur'ân’a baðlý olarak gösterdikleri dirayet, ihlâs, azim ve cesaret nasýl her dönemde aynýysa, iman etmeyenlerin  kustuklarý kin ve nefret de her dönemde aynýdýr. Ýçlerinde duyduklarý inanýlmaz haset  küfredenleri birbirine yaklaþtýrmýþ, müminlere karþý güçlerini ve imkanlarýný birleþtirmelerini sebep olmuþtur. Böylelikle ayný amaç için bir araya gelen inkârcýlar  ve münâfýklar mü'minlere karþý savaþ hazýrlýklarýna giriþmiþlerdir. Tabii ki kýyasýya yaþanan  savaþlarýn ardýndan müminlerden þehit düþenler olabilir. Fakat bu noktada  inkâr edenlerin ve münâfýklarýn her zaman kapýldýklarý çok büyük bir yanýlgý ortaya  çýkmaktadýr: Mü'minleri öldürerek dünyadaki  hayatlarýna  son veren bu kiþiler, büyük bir zafer kazandýklarýný zannederler. En büyük hatalarý da mü'minlerin  ölen kardeþleri için üzüldüklerini ve bu ölümlerin onlarý yýldýrdýðýný düþünmeleridir.

Halbuki durum hiç de zannettikleri gibi deðildir. Çünkü þehitlik Allah katýnda çok üstün bir mertebedir. Resulullah Efendimiz ‘Þehidlerin en üstünü, ön safta düþmanla karþýlaþtýðýnda yüzlerini çevirmeyip öldürülenlerdir...’ (Ahmed, 5/287) buyurmuþtur. Bütün mü'minler  Allah tarafýndan  kendilerine  böyle bir mertebenin  verilmesi için dua ederler. Böylesine büyük bir þerefin kardeþlerine verilmesi ise onlarýn müthiþ þevklenmelerini ve aralarýnda müjdeleþmelerini saðlar. Bu olay mü'minlerin Allah yolunda savaþma azimlerini kat kat artýrýr. Âyetlerin gerçekleþtiðini görmek ise onlarý Ýslâm’a daha da çok baðlar. Onlar Allah yolunda öldürülen þehitlerini asla ölülerden  saymazlar. Zira Kur’ân-ý Kerim’de “Ve sakýn Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin; hayýr onlar diridirler. Fakat siz bunun þuurunda deðilsiniz.” (Bakara Sûresi, 154) diye bildirildiði üzere, onlarýn diri olup Rableri katýnda rýzýklandýrýldýklarýndan  emindirler.

Küfrün ve münafýklarýn akledemedikleri yönler tabii ki þehitlik karþýsýnda mü'minlerin yalnýzca þevklerinin artmasý deðildir. Onlar kendi elleriyle þehitleri Allah katýnda en üst mertebeye ulaþtýrýrlar. Dünya hayatýnda en çok nefret besledikleri, her türlü zulmü yapmayý içten arzu ettikleri mü'minleri öldürerek dünyadaki hayatlarýna son verirler. Bu ise Allah yolunda þehit olanlarýn dünyada kaldýklarý sürece, kavuþmayý her an içten arzu ettikleri bir sondur. Ýþte müþrikler ve münâfýklar böylelikle kendi elleriyle öldürdükleri þehitleri kendi elleriyle en büyük nimetlere kavuþturmuþlardýr. Fakat kendileri bu akýlsýzlýklarýnýn þuurunda deðillerdir. Ýþte bütün mü'minlerin sevinmesinin ve þevklenmesinin sebeplerinden biri de budur.

Kur’ân þehit olan müminlerin konumunu çok açýk þekilde anlatýr. Allah þehit olan ihlâslý müslümanlarý kendi katýnda ayrý bir eðitime tabi tutacaðýný, böylelikle de onlarýn kötülüklerini örteceðini bildirir. Bu þerefli eðitimden sonraki mekanlarý ise kuþkusuz cennettir. Cenâb-ý Allah þehitlerin girmeyi þiddetle arzu ettikleri cennete kesin olarak gireceklerini de bildirmiþtir. Onlarýn cennete girme konusunda en ufak bir kuþkularý yoktur. Çünkü Allah  kendi yolunda savaþa çýkarak þehit olanlara ve onlarla birlikte savaþan Müslümanlara önceden bu büyük müjdeyi vermiþtir.

“...Allah yolunda öldürülenlerin ise; kesin olarak (Allah,) amellerini giderip-boþa çýkarmaz. Onlarý hidayete erdirecek ve durumlarýný düzeltip-ýslah edecektir. Ve onlarý, kendilerine tarif edip-tanýttýðý cennete sokacaktýr.” (Muhammed, 4-6)

Þehitlik bir mü'min için dünya hayatýnda elde edilebilecek en þerefli, en saygýdeðer mertebedir. Allah bu mertebeyi herkese nasip etmez, mü'minlerden çok seçkin kullarýna baðýþlar. Çünkü þehitlik verilene büyük bir onur verilmiþ demektir. Öyle ki Allah cennet ehlini sayarken peygamberlerin yanýnda þehit olan salihleri de sayar. Böylelikle onlarýn cennetteki konumunu açýkça ortaya koyar. Bütün mü'minler gibi þehit olanlar da dünyada kaldýklarý sürece Allah’ýn rýzasýný kazanmaya çalýþýrlar. Bu amaçla tüm mallarýný harcarlar, canlarýný hiç düþünmeden ortaya koyarlar. Her geçen gün ahirete ve ölüme yaklaþtýklarýný bildiklerinden çabalarýný ve salih amellerini sürekli artýrýrlar. Dünya hayatýnda küfürle böyle büyük bir mücadelenin içine giren mü'minler  ya savaþta, ya seferde ya da hiç beklemedikleri bir anda küfrün saldýrýlarýyla þehit düþerler. Böylelikle dünya hayatýndaki imtihanlarý da sona erer. Artýk onlar için ahirette sunmak üzere ecir toplama imkaný ve salih amelde bulunma imkaný son bulmuþtur. Fakat Allah bir ayetinde “Andolsun, eðer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, Allah’tan olan bir baðýþlanma ve rahmet, onlarýn bütün toplamakta olduklarýndan daha hayýrlýdýr.” (Al-i Ýmran Sûresi, 157) diyerek onlarýn Cennete kavuþmak için en büyük ecri topladýklarýný ve en büyük nimetlere kavuþtuklarýný bildirir. Þehitlerin kardeþleri ise ayný mertebeye eriþebilmek için ölene kadar bu ciddi çabalarýný büyük bir gayretle sürdüreceklerdir.

Sonuç olarak þehitlerin Allah yolunda öldürülmeleri, diðer mü'minleri asla ve asla hak yoldan döndüremez ve onlarý yýldýramaz. Tam tersine Kur'ân’daki tüm ayetlerin tecellilerini tek tek yaþayan müminlerin þevklerinde ve azimlerinde müthiþ bir artýþ olur. Böylelikle küfrün daðýlýp ayrýlacaklarý zannýna kapýldýðý müminler birbirlerine daha da sýký kenetlenirler. Ve Resulullah’ýn açtýðý yolda kesinlikle yýlmadan ehl-i küfürle mücadele etmeye devam ederler. Zira kendilerine Allah’ýn yazdýklarý dýþýnda hiçbir þeyin isabet etmeyeceðinden emindirler. Þüphesiz inkar edenler ne kadar güçlü olsalar da, münâfýklar ne kadar hain olsalar da ve bu iki topluluk ne kadar güçlerini toplayýp birlikte saldýrsalar da yine de mü'minlere karþý bir üstünlük elde edemezler. Çünkü hiçkimse yardým etmese de Allah onlara yardým etmiþtir. Þüphesiz yeryüzündeki en büyük güç ve kudret de Allah’a aittir. Peygamber Efendimizin bir hadis-i þerifi her dönemde Allah yolunda savaþan mü'minlerin daima üstün geldiklerini anlatmak için yeterli olacaktýr:

“Ümmetimden kýyamet kopuncaya kadar hak üzere savaþan bir grup devamlý bulunacaktýr. Ne onlarý yardýmsýz býrakanlar onlara zarar verebilir, ne de muhalefet edenler” (Buhari 61/27).








Albums
View All







Members
View All







Videos: sehitlik
View All







Forums
Create New Forum


ForumsTopicsRepliesLast Post

buyuk olmak için
Büyük Olmak İçin; Hiç Kimseye Yalan Söylemeyeksin Hiç Kimseyi Aldatmayacaksın Ülke İçin Gerçek Amaç Ne İse onu Görecek,O hedefe yürüyeceksin Önüne Sonsuz Setler Yığılacaktır herkes seni yolundan çevirmeye çalışacak sen kendini güçlü olarak değil zayıf,çelimsiz,vasıtasız olarak görerek Bu setleri Aşacaksın! sonra sana ''Büyüksün" derlerse bunu söyleyenlere güleceksin MUSTAFA KEMAL ATATÜRK SU KAHROLASI PAYLASMA ISTEGI
00N/A

Bu Memleketin Ekmegini Yeyip İhanet Eden Bi Gün
Bu Memleketin Ekmegini Yeyip İhanet Eden Bi Gün Ekmegini Yedigi Yerden Kursunu Yer "BEN İNSANLARIN TOPRAKLA HAŞIR NEŞİR OLDUĞU ÇOCUKLARINA HELAL LOKMA İÇİN TERLERİNİ TOPRAĞA AKITAN ELİ NASIRLI MI NASIRLI YÜZÜ GÜNEŞ YANIĞI GÖNLÜ EZELDEN YANIK GÜNEŞİN TOPRAKLA ÖPÜŞTÜ BURAM BURAM DERT BURAM BURAM HASRET BURAM BURAM SEVDA KOKAN HÜRRİYET SEVDALISI MİLYONLARCA YİĞİTTEN BİRİYİM"
00N/A

BU TOPRAKLARIN ASIL SAHİPLERİ ŞEHİTLER ve ŞEH
Sevgili kardeşlerim; umarım bu topik şehitlerimizin anısına hep daim kalır. Peygamberlerden sonraki en yüksek mertepe olan şehitlik, biz Müslümanlara verilen en büyük nimettir. Şehitlerimizin anısını yaşatmak amacıyla,şehit mektuplarını burada toplayıp yayınlamanın uygun olacağı kanısındayım. Ayrıca şehitlik ile ilgili yazı, dua ve yorumlarınızı burada paylaşmağa davet ediyorum.Rahmet ve selam şehitlerimizin üzerine olsun.Amin
00N/A

kalbimi dağlarda bıraktım
"Geceydi ve hava çok soğuktu. Bir önceki geceden uykusuz olmama rağmen, operasyona çıktığımızda bütün gücümü toplamıştım. Ancak saatler ilerledikçe ve hava soğuk olunca uyku bastırıyordu. Yürüyordum ama 'dur-yat' deseler vallahi hemen kendimi toprağın üzerine bırakırdım. Ağaçların arasında uzun bir süre sessizce ilerledik" Aniden sol tarafımızdan yaylım ateşi başladı. Silah sesleri, gecenin sessizliğini yırtıyordu ve bizim tim gafil avlanmıştı, kendimi en yakındaki çukurluğa doğru attım. Birden önümüzdeki toprak yığını kulaklarımızı sağır eden bir patlamayla havalandı. Havada uçtuğumu hissettim ve yere kapaklandım. Üzerime toprak parçaları ve ağır bir şey düştü. Gözümün biri açıktı ama öbürünü açamıyordum. Tek gözümle karanlıkta bakmağa çalıştım. Galiba üzerimdeki Hacı Murat'tı. Ona seslendim, öldüğünü hiç düşünmüyordum. "Hacı... Hacı... kalksana üzerimden..." dedim, ses çıkmıyordu. İşte o zaman en yakın dostum Murat'ın şehit olduğunu anladım ve... Delikanlı çağında, millet ve vatan aşkıyla ellerine silah aldılar. Hepsi birer ana kuzusuydu ama eline silah alıp da, bölücü kurşunlarına karşı göğsünü siper ederken arslan kesildiler. Damarlarındaki kan "deli" gibi akarken tek düşünceleri vardı: Bin yıllık Türk yurdunu bölmek isteyen gafillere karşı durmak! Albayrağın gölgesinde nöbet tutarken can verip şehitlik mertebesine eriştiler, yaralanıp gazi oldular. Bu satırlar şehit ve gazilerimizin unutulmadığını göstermek için yazıldı. Düşünün, ıssız bir dağ başında şehit olurken, yanlarında ne anaları, ne babaları, ne kardeşleri ve ne de sevdikleri vardı. Yalnız başına öldüler. Şehit olurlarken, tek bir dilekleri vardı: Unutulmamak!
00N/A

TÜRK MİLLETİNE,TÜRK DEVLETİNE..
Yirmi yıldır acılarla yaşıyoruz; Uğruna koç yavrularımızı şehit verdiğimiz vatan toprağında başımız eğik gezmekten yorulduk. Kahpe Avrupa’nın ve alçak ABD’nin her yeni günde ülkemizden ve ulusumuzdan yeni bir ödün istemesinden yorulduk. Yerli işbirlikçilerin bu ödünleri her gün pullayıp bezeyip bize satmaya çalışmasından, milletimizi aldatmaya çalışmasından yorulduk. Bağımsız Türk Mahkemelerinin terör başı hakkında verdiği idam kararının, anlaşılmaz bir şekilde, kanuna ve vicdana sığmayan bir şekilde, bağımsız bir devletin onuruyla bağdaşmayan bir şekilde kaldırılmış olması çok zorumuza gidiyor. Terör başının adına tahsis edilmiş bir adada misafir gibi ihtimam görmesi de zorumuza gidiyor. Terör.başının avukatlarının ve Avrupalı müfettişlerin gün aşırı ziyaret ettiği bu adanın komutanına, şehit anası olarak anlamlı bir ziyaret yapabilmek için 20 dilekçe verdik te bir izin alamadık. Bu ada Türk toprağı değil mi? Bilemedik, anlayamadık, bundan da zorlandık. Katilleri, canileri, ırz düşmanlarını peyderpey sokağa salan “af” tan yorulduk. Rahşan’ın sokağa saldıkları sokakları yürünmez hale getirdi. Her gün gazetelerde bunların vahşetini ve dehşetini okuyoruz. Bu yetmedi belli ki.. Şimdi Avrupalılar kiralık tetikçilerini terhis ediyorlar, işlerini yapmışlar, bitirmişler.. 6 UYUM PAKETİ ONLARIN ESERİ.. 7. UYUM PAKETİ DE ONLARIN TESKERESİ ! Adı “EVE DÖNÜŞ YASASI”... Kulağa nasıl da hoş geliyor.. Nasıl da acınaklı bir tablo.. PEKİ BİZİM ÇOCUKLARIMIZ DA EVE DÖNEBİLECEKLER Mİ ? “Vatan sağolsun!” diye toprağa uğurladığımız çocuklarımız “NE UĞRUNA” öldüler? Onları katledenler analarının kucağına geri dönecekler. Bizlerle aynı apartmanlarda yaşayacaklar, aynı sokakları paylaşacaklar. BU GÜN BİR İNAT SAVAŞININ BAŞLADIĞI GÜNDÜR ! BU GÜN BİR “İNANÇ” SAVAŞININ BAŞLADIĞI GÜNDÜR ! KAHRAMAN ÇOCUKLARIMIZ VATAN VE BAYRAK UĞRUNA ŞEHİT OLAN KAHRAMAN EVLATLARIMIZ EVLERİNE DÖNEMEYECEKLER AMA.. ŞEHİT ANALARI
00N/A

terore kac tane vatan evladı şehit oldu?
1986 dan bu güne kadar terore verdiğimiz polis asker oğretmen ve diğer insalr omak tam 4500 kışı ne acı değilmi
00N/A

şehide komutanından son sozler
KOMUTANDAN ŞEHİDE SON SÖZLER Konuşmasında şehit Bilgiç'e de seslenen Kıdemli Kurmay Albay Önsel, şöyle konuştu: ''Son olarak da sana seslenmek istiyorum şehidim. Aziz kardeşim, sevgili Ahmet Bilgiç. Şu anda sevgili anan, baban, kardeşlerin, silah arkadaşların, bütün Zileli ve Tokatlılar ve bütün Türk milleti sana 'güle güle' demeye geldi. Seni kalplerine gömmeye geldiler. Sen de duyuyorsundur, 'vatan sağolsun' diyorlar. 'Şehitler ölmez' diyorlar. Sen sonsuzluğa uçtun, geride bir vatan bıraktın, uğrunda can verdiğin. Bir Bayrak bıraktın, uğrunda kan döktüğün. Onlar tarihin binlerce yılına şahitlik yapmış o ulusun vazgeçilmezleridir. Onlar bizi ulus yapan değerlerin simgesidir. Onlar bütün şehitlerin bize emanetidir. Söz veriyoruz emanetinize hıyanet etmeyeceğiz. Sevgili Ahmet, aziz şehidim. Bayrağı bez, vatanı tarla zannedenlerin, 'şehitlik kaldırılsın' diyenlerin, Ali Kemal'in günümüzdeki uzantılarının, barış çığlıkları atarak teröristlerle kol kola olanların ve değerlerimize saldıranların kesinlikle mağlup olacaklarını bil. Çünkü arkamızda siz varsınız, şehitler ordusu var. Bizi kim yıkacakmış, kim yok edecekmiş. Uğruna şehit olduğunuz bütün emanetlerinizi cesetlerimizi çiğnemeden hiçbir güç kirletemez.'' Konuşması sırasında Kıdemli Kurmay Albay Önsel'in oldukça duygulandığı gözlendi. Tören alanındaki vatandaşlar da sık sık konuşmayı alkışlar ve sloganlarla keserek teröre lanet yağdırdı.Kıdemli Kurmay Albay Önsel'in konuşmasından sonra bir vatandaş, tören alanındaki bir çelengi devirerek tahrip etti.
00N/A

şehit cenazeleri‎
Son günlerde, şehitlerimizin cenaze törenlerinin adeta mitinge dönüştürülmesini ve bu vesileyle bazı devlet büyüklerinin protesto edilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Şehitlik, Hak katında nübüvvet ve sıddîkıyet makamlarından sonraki en büyük payedir. Kur'an-ı Kerim, şehitlere ölü denilemeyeceğini, onların mânen ölmediklerini, şehadet şerbeti içmeleriyle beraber farklı bir hayat mertebesine geçirildiklerini ve ötede pek büyük mükafat elde edeceklerini değişik ayet-i kerimelerde dile getirmiştir: "Allah yolunda öldürülenler hakkında "ölü" demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz." (Bakara, 2/154) mealindeki ilahî beyan şehitlerle alâkalı ayetlerden sadece biridir. Şehitler Ölmez Evet, şehitler ölmezler; onlar bu mihnet yurdundan ayrılsalar da hâlâ canlıdırlar; fakat, hayatlarını bizim şuur alanımızı aşkın ve farklı bir buudda devam ettirdiklerinden dolayı biz onları göremeyiz ve fizikî olarak onlarla bir araya gelemeyiz. Merâtib-i hayatı anlattığı mektupta Nur Müellifi'nin de üzerinde durduğu gibi; şehitler, dünyevî hayatlarını Hak yoluna feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, dünya hayatına benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş değil de, daha iyi bir âleme gitmiş olarak bilirler; Allah'ın ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içinde, kemâl-i saadetle mütelezziz olur ve ölümdeki firak acısını, ayrılık elemini hiç hissetmezler. Bizim bazı rüyalarda bambaşka iklimlerde dolaşıp nefis nimetlerden istifade etmemize benzer bir şekilde onlar, Allah Teâlâ'nın nimetlerinden yer, içer ve oradan oraya uçup gider, neşe içinde seyahat ederler. Cenâb-ı Hakk'ın onlara lutfettiği nimetler öyle büyük ve güzeldir ki, bütün şehitler, henüz kendilerine kavuşmamış müstakbel arkadaşlarına, "gelecekleri yerde hiçbir korku olmadığına ve asla üzüntü hissetmeyeceklerine" dair müjde vermek isterler. İşte, şehitler hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunmadan önce Mevlâ-yı Müteâl'in onlara ihsan ettiği büyük makamla alâkalı bu hususiyetlerin nazara alınması gerekmektedir. İslâm alimleri, şehitleri, kendilerine uygulanan dünyevî hükümler ve Allah katındaki durumları itibarıyla üç kısma ayırmışlardır. İ'la-yı kelimetullah yolunda ve savaş meydanında vefat eden ya da malını, canını ve ırzını korurken haksız yere öldürülen kimseler hem dünya ve hem de ahiret bakımından şehittirler. Bu şehitler yıkanmaz ve kefenlenmezler; üzerlerindeki palto, parke, silah, mest gibi fazlalıklar çıkarılsa da kanlı elbiseleriyle gömülürler. Onlar mübarek kanlarıyla yıkanmışlardır; Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, şehitlerin kanının ötede misk ü anber gibi kokacağını, dolayısıyla şehadete erdikleri hal üzere, vücutları yıkanmadan ve kanlı elbiseleri üzerlerindeyken gömülmelerini tavsiye etmiştir. Kalben inanmadığı halde müslüman görünen ve müslümanların yanında savaşırken öldürülen kimseler de dünyevî kıstaslar açısından şehit sayılırlar, yıkanmadan namazları kılınarak elbiseleriyle gömülürler. Fakat, bunlar, kalblerine nigehban olamadığımız için dünya hükümleri bakımından şehit kabul edilseler de Allah katında şehit sevabı alamayacaklardır. Bazıları da vardır ki, Hak katında şehittirler ve şehit mükâfatına nâil olacaklardır; ancak bunlar, diğer ölüler gibi yıkanır, kefenlenir ve namazları kılınarak defnedilirler. Sadık u Masduk Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Şehitler beştir: Vebaya tutulanlar, iç hastalıklarına yakalananlar, suda boğulanlar, göçük altında kalanlar ve Allah yolunda canından olanlar." Ayrıca, aile ve çocuklarının geçimini sağlamak için helal yoldan çalışıp kazanırken ölen kimseler ve ilim yolunda can verenler de ahiret şehiti sayılmışlardır. Doğum esnasında ölen mü'mine kadın ve karın ağrısından ya da apandisit sancısından ölen bir mü'min de şehit kabul edilir. Şühedanın Cenaze Namazı Bazı fıkıh imamları, Uhud şehitlerinin yıkanmadan, kefenlenmeden ve cenaze namazları da kılınmadan defnedildiklerini söyleyip "Şehitler için cenaze namazı kılınmaz; çünkü onlar ölü değillerdir" fetvasını vermişlerdir; fakat, bu fetva dinimizde şehitlere biçilen değeri göstermesi bakımından önemli sayılsa da, genel uygulama şehitler için de cenaze namazı kılınması şeklinde olmuştur. Rehber-i Ekmel Efendimiz'in Uhud'da Hazreti Hamza ve başka bir sahabi için, daha sonraki savaşlarda da bütün şehitler için cenaze namazı kıldığına dair rivayetler vardır. Bilindiği gibi, cenaze namazı farz-ı kifâyedir; yani bir beldede bazı müslümanların bu namazı kılmalarıyla, diğerlerinin üzerinden yükümlülük kalkar. Şayet, bir mü'minin cenaze namazı hiç kılınmazsa, o beldedeki bütün müslümanlar sorumlu ve günahkâr olurlar. Cenaze namazının farz-ı kifâye kabul edilişi dinin özündeki "kolaylaştırma" disiplininden dolayıdır. Eğer, farz-ı ayn olsaydı, cenazeyi duyan herkesin o namaza katılmaları zaruri olurdu ki, bu da bazı insanları çok zor durumda bırakabilirdi. Bu itibarla, cenaze namazının farz-ı kifaye sayılması, onun hafife alınabileceği manasına gelmemektedir; bilakis, o çok önemli olduğu için farz kılınmıştır; fakat, insanların altından kalkamayacakları bir külfet haline gelmemesi için de "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız!" disiplini esas alınarak "farz-ı kifaye" olarak hükme bağlanmıştır. Evet, cenaze namazı bir ibadettir. Beş vakit namaz, oruç, hac, tilavet secdesi gibi ibadetlerimizi nasıl belli kural ve kaideler çerçevesinde eda ediyorsak, cenaze namazında da bazı kaidelere uymamız zaruridir. İbadetlerde esas olan Cenâb-ı Allah'ın takdir ve tayini, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in de tebliğ ve temsilidir. Hiç kimse kendi hissiyatına göre ibadetlere bir kalıp biçemez, şahsî kanaatleri istikametinde onlara eklemeler ve çıkarmalarda bulunamaz; herhangi bir ibadet, din tarafından hangi kurallara bağlanmışsa, onun ibadet keyfiyetini koruması için işte o kurallar çerçevesinde eda edilmesi şarttır. Bu açıdan, cenaze namazı da dinî ölçüler çerçevesinde ele alınmalı ve din onunla alâkalı hangi kaideleri vaz' etmişse, mutlaka onlara bağlı kalınmalıdır. Kalb Hüzünlenir, Göz Yaşarır Ama... Zannediyorum şehit cenazeleri konusunda tashihinde en çok zorlanacağımız husus şehadet haberinin alınmasıyla başlayan ve defin sonrasına kadar aralıksız devam eden feryad ü figanlar, yaka paça yırtmalar, bağırıp çağırmalar ve kadere taş atma sayılabilecek sözlerdir. Bazı bencil ruhlara göre, ateş düştüğü yeri yaksa da, mukaddesâtımızı koruma uğrunda şehit olan yiğitlerimizin acılı haberleri hepimizin bağrına bir kor olarak düşmektedir. Her şehadet haberi ve her şehit cenazesi bütün bir millet olarak hepimizin yüreklerini dağlamaktadır. Evladının tabutuna sarılıp ağlayan anne-babalar karşısında hangi vicdan sahibi gözyaşı dökmez ki?!. Buğulu gözlerle hayat arkadaşını son yolculuğuna uğurlayan eşlerin ya da babasının tabutuna veda bûsesi konduran çocukların hüzünlü tabloları karşısında hangi selim kalb parça parça olmaz ki?! Şahsen, her şehit cenazesinde televizyon karşısında donup kaldığımı, çocuğunu, eşini, babasını kaybeden insanların elemleriyle iki büklüm olduğumu ve gözyaşlarımı tutamadığımı söyleyebilirim. Evet, biz insanız, hepimiz hissiyat sahibiyiz; bazen hüzünleniriz, kederle dolarız, gönlümüze hakim olamaz ve ağlarız. Fakat, acaba en zor şartlarda bile hüznümüzü ve davranışlarımızı dengelememiz gerekmez mi?!. Şefkat Peygamberi (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, bir kadının, vefat eden çocuğunun başında feryad ü figân edip ağladığını, üstünü başını yırtıp uygunsuz sözler sarfetmekte olduğunu görür.. görür ve kadına yaklaşarak hem onu teselli etmek hem de sabır tavsiyesinde bulunmak ister. Kadın, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'i tanımadığından, "Git başımdan, sen benim başıma gelenleri bilmiyorsun!.." der, konuşmaya yanaşmaz. Peygamber Efendimiz, daha hiçbir söz söylemeden kadının yanından ayrılır. Orada bulunanlar, acılı anneye onun Allah Rasûlü olduğunu söyleyince, kadın daha müthiş bir sarsıntı ile sarsılır; bilmeden Rasûl-ü Ekrem'e karşı saygısızlık etmiş olduğuna çok üzülür. Koşarak Efendimiz'in saadet hanesine varır; kapıda ne nöbetçi vardır ne de koruma, hemen içeriye girer; Efendimiz'den özür diler. Allah Rasûlü ona cevab-ı hakîm olarak şunu söyler: "Sabır, musibetin ilk şokunu yediğin zamandır." Evet, asıl ve makbul sabır, insanın başına bir felaket geldiği ilk anda onun bir imtihan olduğuna inanması, kadere razı olması, bela karşısında dayanıp katlanması ve bağırıp çağırmaktan, yaka paça yırtmaktan, uygunsuz sözler sayıp dökmekten uzak kalmasıdır. Tabii ki, çok sevdiği bir insanın ölüm haberini almak anne-baba, abi-abla, eş-dost ve çoluk-çocuk için pek acı bir hadisedir. Böyle bir haber karşısında üzülmek ve ağlamak insan olmanın iktizasıdır. Ne var ki, İnsanlığın İftihar Tablosu bizim için her meselede en güzel örnektir; o bir insanın başına gelebilecek pek çok musibeti görüp yaşamış ve bu musibetler karşısındaki tavır ve duruşuyla da bize hüsn-ü misal olmuştur. Mesela, ciğerparesi, oğlu İbrahim daha küçücük yaşında vefat edince, Müşfik Nebi, gözyaşlarıyla yanaklarını ıslatmış ve etraftakilerin "Sen de mi ya Rasûlallah?" sualine muhatap olmuştur. Peygamber Efendimiz'in cevabı bizim için çok güzel bir ölçüdür: "Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz Rabbimizin razı olacağından başka bir söz söylemeyiz!" Bunu söyleyen Peygamber Efendimiz, kucağında son nefeslerini alıp veren biricik oğlunu öpüp koklamış, bağrına basmış ve "Ey İbrahim, gerçekten senin firkatinden dolayı mahzunuz." deyip gözyaşı dökmüştür ama kaderi tenkit manasına gelecek ve isyan ifade edecek tek kelime söylememiştir. Rehber-i Ekmel Efendimiz'in bu ikazları bir cenaze karşısında, özellikle de bir şehidin huzurunda nasıl davranmamız gerektiğini gösteren çok önemli ölçülerdir. Evet, bir yiğidimizin kanlı gömleğini görünce üzülürüz, gözümüz de yaşarır; fakat o, paramparça olsa bile boşa gitmiş değildir ki!. O, canını beyhude vermemiştir; kurban olması gereken bir yerde kendini feda etmiştir.. etmiş ve fânî hayatının beş-on senesini Hak yoluna kurban etmesine mukabil ebedî saadeti kazanmıştır. Allah'ın izniyle, o Firdevse uçmuştur, şimdi Peygamber Efendimiz'in meclisinde bulunuyordur. Bu itibarla, geride kalanlar, onun ayrılığından dolayı kederli olabilirler ama bağırıp çağırmaları, çığlık koparmaları ve isyan ifade eden sözler söylemeleri hem şehit ailesine yakışmaz hem de çok pahalı bir payeye talip olup onu canıyla satın alan şehide karşı saygısızlık olur. Kınalı Kuzular Biz tarih boyu vatanımızı, milletimizi, dinimizi ve mukaddesâtımızı koruma uğruna cephelerde ordular feda etmiş, yüzbinlerce şehit vermiş bir milletiz. Daha yakın tarihte sadece bir cephede ikiyüzellibinden fazla vatan evladını kutsal değerlerimize kurban etmişiz. Ninelerimiz evlatlarını mücahede meydanına gönderirken bir kurbanlık gibi onları kınalamışlar da "kınalı kuzum" deyip alınlarından öperek cepheye uğurlamışlar. Onların şehadet haberini alınca da gözyaşlarını içlerine akıtmışlar ve "Elhamdulillah, Cenâb-ı Hak bana da şehit annesi olmayı nasip etti" demiş, şehitleriyle övünmüşler. Hicran, hasret ve firak hislerini kadere rıza ve ahiret saadeti recasıyla bastırmışlar. Onların hicran ve firak türkülerini bile ele alıp değerlendirseniz, hepsinde bir rızanın tüllendiğini, bir hoşnutluğun esip durduğunu ve bir şehide yakın olmanın verdiği inşirahın çağladığını görürsünüz. Bugün dünden farklı değildir; şimdi de, bazı şekâvet grupları ülkenin bir parçasını koparıp orada belli emellerini gerçekleştirmek için uğraşıyor, vatanın birliğine, milletin bütünlüğüne saldırıyorlar. Bugün de bir çeşit savaş oluyor. Emniyet güçlerimiz, haince tuzaklara ve vur–kaç taktiğiyle gerçekleştirilen sinsice saldırılara karşı vazgeçirme, caydırma, yakalama, hesaba çekme ve nihayet bunların hiçbiri fayda etmezse öldürme savaşı veriyor. Öyleyse, bu millet dün cepheye gönderdiği yiğitlerini hangi duygularla göndermiş ve şehitlerini hangi hislerle bağrına basmışsa, bugün de aynı tavır ve davranışı sergilemelidir ve sergilemektedir. Anne-babalar, eş ve çocuklar yine bağırlarına taş basmalı, "Elhamdulillah, muvakkat ayrılığın acısı var ama ben artık bir şehit yakınıyım. İnşaallah, ötede bana da şefaat eder, beş-on senelik firaka bedel ötede ebediyyen beraber oluruz. Evet, o benden evvel Peygamberimiz'e kavuştu, şimdi Allah'ın rahmet atmosferinde huzur içinde dolaşıyor." demeli.. demeli ve kalbi hüzünle dolsa da, gözü yaşarsa da, isyan etmemeli, feryat koparmamalı, yaka paça yırtmamalı. Cenazeye katılan dost ve yakınlar şehit ailelerini bu konuda takviye etmeli; illa orada biri konuşacaksa, diyanet camiasından bir görevli söz almalı; "Evet, evladınızı kaybettiniz, kardeşinizi öteye uğurladınız, beyinizden ayrıldınız. Fakat, biliyorsunuz ki, o boş yere ölmedi, ademe mahkum olmadı, yokluğa ve toprakta çürümeye gitmedi. O, Cennet'e girmeye gitti, Allah'ın rıza ve rıdvanına ermeye gitti. Efendimiz'in mübarek cemalini görmeye gitti. Belki bugün belki de yarın, sizin de gideceğiniz yerlere bir manada keşfe gitti. Size yer hazırlamaya, sonra elinizden tutup sizi de yanına almaya gitti. Evet, o yokluğa düşmedi, muvakkat bir firakla sizden ayrılıp ebedî vuslata hazırlanmaya gitti. Askerlikten terhis oldu da öyle gitti. İnşaallah ötede sizin ahiret azığınız olacak, en bunaldığınız anda birden ortaya çıkıp elinizden tutacak ve size şefaat edecek." demeli ve herkesi mü'mince davranmaya davet etmeli. Cenazede Hüzün, Vakar ve Temkin Bir kere daha ifade etmeliyim ki, bunları insanî hisleri tamamen bir kenara bırakarak ve şefkat duygusunu görmezlikten gelerek söylemiyorum. Üzülmemenin, ağlamamanın ve o acıyı bir anda yüreğe gömmenin adeta imkansız olduğunu kabul ediyorum. Fakat, elimize, dilimize, tavır ve davranışlarımıza hâkim olmanın da irademiz dahilinde bulunduğuna inanıyorum. Nasıl ki, insan çok öfkelendiği zaman kötü sözlerle dilini kirleteceğine "Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah" diyerek ona hâkim olur, "Hasbünallahu ve ni'mel vekil" sözüyle öfkesini bastırır; şehit yakınları da o acılarını dua ile bastırmalı, illa bir şey söyleyeceklerse dillerini dua ve yakarışla meşgul etmelidirler. Mesela, toplumumuzda vefat edenin arkasından Fatiha okumak âdet olmuştur; şehit yakınları da durmadan fatiha okumalı ve böylece hem dua etmeli hem de dillerini kötü sözlerden korumalıdırlar. Vefat edenin ardından onbir defa ihlâs suresi okunabileceğini de Hedyü'n-Nebî gibi bazı kitaplarda görmüştüm. Onlar onbir değil, gerekirse yüzon ihlas okumalı ve böylece hem içlerindeki sıkıntıyı atmalı hem sevap kazanmalı ve hem de şehit için taze gül demeti mahiyetinde bir hediye göndermiş olmalıdırlar. İsyan edercesine bağırıp çağırma yerine böyle yapanlar, Cenâb-ı Hak'tan gelip kendilerine ulaşan bir sekînenin bütün benliklerini sardığını ve kendileri için eşsiz bir teselli kaynağı olduğunu göreceklerdir. Diğer taraftan, cenaze namazına katılanlar ve kabristana kadar cenazeyi takip edenler de yol boyunca lüzumsuz lâkırdı etmemeli, yüksek sesle konuşmamalı ve hatta bağıra bağıra zikretmekten ve yüksek sesle Kur'an okumaktan da kaçınmalıdırlar. O esnada hep ölümü ve ahireti hatırda tutmalı, kendi hayatlarının muhasebesini yapmalı ve akıbetlerini düşünmelidirler. Musallanın ya da kabrin başında, genel manzara ve atmosferi değerlendirerek insanları tenbihe matuf bir iki söz söylemek matlup olsa da, oralarda konuşulacağına ve nutuk atılacağına dair delil sayılabilecek bir misal mevcut değildir. Günümüzde olduğu gibi nutuk atmalar, saygısızca bağırıp çağırmalar ve insanın en ciddî olması gerektiği yerde küstahlıktan başka bir şey ifade etmeyen çirkin davranışlar dinin özüne terstir. Belki orada, sözü başkalarına müessir olacak halis bir insanın ölüm ve ötesi ile alakalı bazı hakikatleri hatırlatması, her zaman bir araya gelemeyen o insanları bazı hususlarda ikaz etmesi makbul olabilir. Fakat, bu da Peygamber Efendimiz ve selef-i salihîn tarafından çok yapılmamıştır. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz birkaç cenaze münasebetiyle bir iki tavsiye ve nasihatte bulunmuştur ama cenaze başında nutuk atmayı bir sünnet haline getirmemiştir. İbn Mes'ud (radıyallâhu anh) Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in kabristandaki bir halini şöyle anlatır: "Hazreti Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) elindeki çubukla yere kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir çizgi çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hatta istinad eden bir kısım küçük çizgiler attı. Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: "Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler ise musibetlerdir. Bu musibet oku, yolunu şaşırarak insana değmese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer." Habib-i Ekrem Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ölümü ve eceli hatırlatışı sahabenin gözlerini yaşartmış, Hazreti Osman gibi bazıları ağlamışlardır. Çünkü, bir cenazenin teşyii ve defin zamanı muhasebe ve ölümü derince duyma anıdır; musalla ve kabir içten içe ağlanacak mekanlardır. Tabut ve mezar, insanın bir gün kendisinin de içine gireceğini düşündürmesi gereken iki hatırlatıcıdır. Kabristan "Nice olur benim halim!" mülâhazasına bağlı olarak girilmesi gereken bir yerdir. Mevtayı Nasıl Bilirsiniz? Cenaze namazını müteakiben, vefat eden hakkında şahitlik yaptırmaya ve hakların helal ettirilmesine gelince, dünden bugüne İslam alimleri onda bir mahzur görmemişlerdir. İhtimal, "Ölülerinizi kötülüklerini sayıp dökerek yad etmeyin, onları mesavîleriyle anmayın; hayırlı yanlarını zikredin!" mealindeki hadis-i şerife bağlı olarak "Mevtayı nasıl tanırsınız?" denmesine ses çıkarmamışlardır. Fakat, o hususta da bir noktaya dikkat etmek gerekir: Cenazeye iştirak eden kimseler, gerçekten mevtayı hayırlı bir insan olarak tanıyorlarsa hüsn-ü şehadette bulunmalı, aksi halde sükut etmelidirler. Mü'minler, hep doğru sözlü olmaları gerektiği gibi, orada da doğru şehadeti esas almalıdırlar. Mesela, bir insan hayatı boyunca hep dine hakaret etmiş, dindara sayıp sövmüş, iman edenlere düşmanlık yapmışsa, onun lehinde şehadet etmek, "Çok iyi biliriz, Cennetlik adamdı!" türünden sözler söylemek yalan beyanda bulunmak demektir. Evet, bir mülhid mülhidliğinden dolayı ademe mahkum edilmez, bir inançsız inançsızlığı sebebiyle yok sayılmaz. Ülkemizde herkesin yaşama hakkı vardır; bu topraklarda doğup büyüyen, kendisini milletin bir ferdi bilen herkes bu ülkenin vatandaşıdır; o da o haliyle kabul edilir. Fakat, hüsn-ü şehadet meselesine gelince, bir insan hakkında Allah'ın bilgisinin hilafına medh ü senalar döktürmek büyük bir yalandır. İşte, seleflerimiz meseleyi, zikrettiğim hadis-i şerife ve benzerlerine dayandırarak, cenaze namazının akabinde "Nasıl bilirdiniz?" deyip şahitlik yaptırmayı ve halka haklarını helal ettirmeyi geleneklerimizin arasına dahil etmişlerdir. Bunun doğru bir uygulama olup olmadığının da münakaşası yapılabilir; fakat şahsen böyle bir tatbikin çok mahzurlu olduğunu zannetmiyorum. Çünkü, söz konusu hadis buna bakmasa bile, farklı bir zaviyeden bunu da ihtiva ettiği söylenebilir. Belki o insanların mevta hakkında güzel mülahazalara yönlendirilmeleri, o güzel düşüncelerin dua yerine geçmesi gibi mütalaalarla şahitlik yaptırılıyor olabilir. Ne var ki, tabutun başında ağıtlar yakmak, bağırıp çağırmak, yaka paça yırtmak ve feryad etmek mahzurlu olduğu gibi, musallada ya da kabirde nutuk atmak, hamasî laflar etmek ve uzun uzun konuşup durmak da dinin ruhuna ters ve yakışıksız bir davranıştır. Maalesef, değer ölçüleri, kıstas ve kriterler alt üst olunca kimin ne yapacağı ve nasıl hareket edeceği de belli olmuyor. Belki meselelere vâkıf kimselere, din adına yapılan işler mevzuunda dinî kural ve kaideleri anlatmak düşüyor. Millî kültürümüzü, gelenek ve örfümüzü ana hatlarıyla ortaya koymak icap ediyor. Dinî ve millî değerlerimizi tafsilatıyla şerh etmek ve bunlara gereken kıymetin verilmesi için yeterli tahşîdatı yapmak gerekiyor. Son günlerde şahit olduğumuz cenaze merasimleri bir kere daha gösterdi ki, unutulmuş sünnetlerin ve öldürülmüş değerlerin hatırlatılması ve ihya edilmesi lazımdır. Zira, her öldürülen sünnet ölürken yerini bir bid'ata bırakıp gitmektedir. Hayırlı insanlar vefat ederken yerlerini salih bir evlada, bir ilmî esere ya da bir sadaka-yı câriyeye bırakır ve böylece peşleri sıra hayrın devamını temin ederek giderler. Fakat, sünnetlerin ölümü öyle değildir; onların ölümü şer doğurur. Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi vesellem) ait kavlî, fiilî ve takrirî sünnetlerden hangisi toplum tarafından terkedilmişse, onun yerinde hemen diken gibi bir bid'at bitmiştir. Unutulan sünnetlerin sayısı adedince de içtimaî hayatı dikenler sarmıştır. Toplumu incitip rahatsız eden de bu dikenlerdir; huzursuzluğun temelinde onlar vardır. Bizim kültürümüzün temel kaynakları bellidir; onları terkettiğimiz zaman köksüzlüğe maruz kalmamız da kaçınılmazdır. Ruh ve mana köklerinden kopmuş milletlerin yaşamalarının mümkün olmadığı ise aşikâr bir hakikattir. Cenazelerdeki nahoş manzaralar hep o sünnetlerin terkedilmesinin, o dikenlerin etrafı sarmasının ve o mana köklerinin unutulmasının neticeleridir. Cenaze Provokatörleri Bununla beraber, son şehit cenazelerinde ortaya çıkan miting türü görüntüler ve devlet büyükleri hakkında hakaretler içeren bağırıp çağırmalar buraya kadar arz etmeye çalıştığım hususlardan ayrı olarak ele alınmalıdır. Dinimize göre, cenazenin teşyii ve defni esnasında yüksek sesle zikir bile uygun değilken, dünyevî meselelerle alâkalı bağırıp çağırmanın, cenazeyi gösteriye dönüştürmenin ve hele bir kesimi kınama adına çığlıklar atmanın dinî esaslara ne kadar ters olduğu açıktır. Bir kısım şovmenler tarafından yapılan taşkınlıkların ve atılan sloganların ne dinde yeri vardır ne de millî geleneklerimizde. Tenkit edenler kim olurlarsa olsunlar ve kimi tenkit ederlerse etsinler, cenaze o işin yeri değildir; hele bir şehit cenazesi öyle bir su-i istimale bütünüyle kapalı olmalıdır. İsteyen istediği kimseyi başka bir yerde, mesela bir miting alanında tenkit edebilir; bir mü'min herhangi bir kimsenin aleyhinde kullanacağı sözlerin hesabını da vereceğine inandığından dolayı tenkitlerinde de olabildiğine insaflı ve temkinli davranır; fakat, iman kalbinde oturaklaşmamış kimseler başka bir mekanda –kanunlar çerçevesinde– istediklerine firavun diye bağırabilirler, istediklerine nemrut diyebilirler ve istediklerini yerden yere vurabilirler. Ne var ki, o çirkinliklerini caminin harimine taşıyamazlar; o harimin bir uzantısı olan cenaze alanına sokamazlar. Orası bir yönüyle bir ilahî hazîre sayılır; orada sadece Allah'ın emirleri çerçevesinde, Rasûl-ü Ekrem tarafından ortaya konan sünnet çizgisinde yapılması gerekli olan şeyler yapılır. Evet, oraya başka şey sokulamaz; cami harimine ve cenaze alanına dinde olmayan, başka bir şeyi sokan kimse başka insandır. Peygamber Efendimiz'in vaz' ettiği çerçeve içinde hareketlerini belirlemeyenler din açısından mü'minlerden değildir; onlar kopuk kimselerdir. Efendimiz'den kopmuşlardır onlar, dinin özünden kopmuşlardır. Cenazeye iştirak etmek, hele şehit cenazesine katılmak, musallada el-pençe divan durmak, namaz kılmak ve dua etmek insana çok büyük sevap kazandırır; kulu Allah'ın teveccühüne mazhar kılar. Böyle önemli bir sevap kaynağından istifade etmeyi bir kenara bırakıp, gelip bir köşede sinsice fırsat kollayan ve sürekli bağırıp çağırarak masum insanların huzurunu kaçıran kimselerin ne dinde yeri vardır ne de onların hareketlerini milliyet mülahazasıyla telif etmek mümkündür. Şu anda kat'iyen herhangi bir siyasi görüşü tel'in ve bir başka mülahazayı da tasvip çizgisinde beyanda bulunmuyorum. Belki bu mevzuya hiç girmemem daha doğru olurdu; ne var ki, hepimiz kutsal bildiğimiz mekanları ve mukaddes saydığımız alanları dinin ruhuna ters düşünce ve hareketlerden sıyanet etmekle mükellefiz. Şehitler üzerinden provokasyon yapılması bu milletin duyarlı her ferdi gibi beni de çok rahatsız ediyor. Maalesef, Kocatepe Camii başta olmak üzere pek çok yerde benzer provokasyonlara şahit olduk. İhtimal belli mihraklar tarafından organize edilen mahdut bir kısım provokatörler hemen her şehit cenazesine koşuyor, kötü niyetlerle camii harimlerine kadar sokuluyorlar; en başta merhum şehitlerimizin ruhunu rencide edecek şekilde bağırıp çağırıyor, onu-bunu yuhalıyor ve halkı da tahrik etmeye çalışıyorlar. Bu çirkin tavırları sergilerken de hususiyle belli işaretler kullanıyorlar. Bazı siyasî görüşleri akla getiren parmak, el, kol hareketleri yapıyorlar. Belki de bu işaretleri adres şaşırtmak için özellikle nazara veriyorlar. Orada bağırıp çağırırken ve değişik çılgınlıklarla toplumun huzurunu kaçırırken bazı siyasi partilerin sembolü haline gelmiş işaretleri yapmak suretiyle, o zümreyi, o siyasî grubu ve o partiyi de karalamış oluyorlar. Halkımızın bu türlü çirkin hareketleri tasvip etmeyeceği malumdur. Dolayısıyla, provokatörler bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlar; hem provokasyonlar sayesinde elde etmek istedikleri ne ise ona ulaşmaya çalışıyor hem de hınç duydukları bir zümreyi fâil göstererek onları karalıyor, halkın nazarında sevimsiz duruma düşürüyorlar. Hâsılı, cenaze namazı bir ibadettir; cenazeye iştirak eden herkes musalladan kabre kadar hep bir ibadeti eda ediyor olma havasında bulunmalıdırlar. Cenaze teşyii, bağırıp çağırma yeri ve zamanı değildir; o esnada herkes kendi muhasebesiyle meşgul olmalı, sessizce dua okumalıdır. Şayet şakîleri Allah'a havale etmek icap ederse, o da yine içten içe gözyaşı dökerek, gönlün bamtelini sızlatarak, ciddi bir tevekkül ve teslimiyet içinde duyguları mülahaza demeti şeklinde Cenâb-ı Hakk'a arz ederek yapılmalıdır. Cami harimi, ibadet mekanıdır; cenaze güzergahı da defin tamamlanana kadar bir ibadet yeri keyfiyetine bürünür. Dolayısıyla, buralarda ortaya konacak her şey ibadet televvünlü olmalıdır. Bu itibarla, oradaki her türlü bağırıp çağırmalar, taşkınlıklar ve ibadet harici hareketler birer bid'attır, dalalettir, sapkınlıktır. Dahası insanları tahrike yönelik tavır ve davranışlar dinimize de milli geleneklerimize de terstir, günahtır; hakiki mü'minlerin o türlü davranışlarda bulunmaları mümkün değildir. Demek ki, şehit cenazelerinde görmeye başladığımız protestolar, bir kısım provokatörlerin işidir. Bu problemin çaresine bakacak kimseler ise devlet görevlileridir. Bunları bulup çıkartma ve huzur bozuculara hadlerini bildirme vazifesi devletimizin istihbarat örgütlerine ve adalet kurumlarına düşmektedir. Şayet devlet birimleri ortak bir şekilde ve uyum içinde bu işin üzerine giderlerse, halkımızın da şuurlu ve vakur duruşu sayesinde, Allah'ın izin ve inayetiyle, şakîler emellerine ulaşamadıkları gibi şekâvetin sesi-soluğu da bütünüyle kesilecektir.
00N/A

şehit cenazeleri‎
Son günlerde, şehitlerimizin cenaze törenlerinin adeta mitinge dönüştürülmesini ve bu vesileyle bazı devlet büyüklerinin protesto edilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Şehitlik, Hak katında nübüvvet ve sıddîkıyet makamlarından sonraki en büyük payedir. Kur'an-ı Kerim, şehitlere ölü denilemeyeceğini, onların mânen ölmediklerini, şehadet şerbeti içmeleriyle beraber farklı bir hayat mertebesine geçirildiklerini ve ötede pek büyük mükafat elde edeceklerini değişik ayet-i kerimelerde dile getirmiştir: "Allah yolunda öldürülenler hakkında "ölü" demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz." (Bakara, 2/154) mealindeki ilahî beyan şehitlerle alâkalı ayetlerden sadece biridir. Şehitler Ölmez Evet, şehitler ölmezler; onlar bu mihnet yurdundan ayrılsalar da hâlâ canlıdırlar; fakat, hayatlarını bizim şuur alanımızı aşkın ve farklı bir buudda devam ettirdiklerinden dolayı biz onları göremeyiz ve fizikî olarak onlarla bir araya gelemeyiz. Merâtib-i hayatı anlattığı mektupta Nur Müellifi'nin de üzerinde durduğu gibi; şehitler, dünyevî hayatlarını Hak yoluna feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, dünya hayatına benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş değil de, daha iyi bir âleme gitmiş olarak bilirler; Allah'ın ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içinde, kemâl-i saadetle mütelezziz olur ve ölümdeki firak acısını, ayrılık elemini hiç hissetmezler. Bizim bazı rüyalarda bambaşka iklimlerde dolaşıp nefis nimetlerden istifade etmemize benzer bir şekilde onlar, Allah Teâlâ'nın nimetlerinden yer, içer ve oradan oraya uçup gider, neşe içinde seyahat ederler. Cenâb-ı Hakk'ın onlara lutfettiği nimetler öyle büyük ve güzeldir ki, bütün şehitler, henüz kendilerine kavuşmamış müstakbel arkadaşlarına, "gelecekleri yerde hiçbir korku olmadığına ve asla üzüntü hissetmeyeceklerine" dair müjde vermek isterler. İşte, şehitler hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunmadan önce Mevlâ-yı Müteâl'in onlara ihsan ettiği büyük makamla alâkalı bu hususiyetlerin nazara alınması gerekmektedir. İslâm alimleri, şehitleri, kendilerine uygulanan dünyevî hükümler ve Allah katındaki durumları itibarıyla üç kısma ayırmışlardır. İ'la-yı kelimetullah yolunda ve savaş meydanında vefat eden ya da malını, canını ve ırzını korurken haksız yere öldürülen kimseler hem dünya ve hem de ahiret bakımından şehittirler. Bu şehitler yıkanmaz ve kefenlenmezler; üzerlerindeki palto, parke, silah, mest gibi fazlalıklar çıkarılsa da kanlı elbiseleriyle gömülürler. Onlar mübarek kanlarıyla yıkanmışlardır; Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, şehitlerin kanının ötede misk ü anber gibi kokacağını, dolayısıyla şehadete erdikleri hal üzere, vücutları yıkanmadan ve kanlı elbiseleri üzerlerindeyken gömülmelerini tavsiye etmiştir. Kalben inanmadığı halde müslüman görünen ve müslümanların yanında savaşırken öldürülen kimseler de dünyevî kıstaslar açısından şehit sayılırlar, yıkanmadan namazları kılınarak elbiseleriyle gömülürler. Fakat, bunlar, kalblerine nigehban olamadığımız için dünya hükümleri bakımından şehit kabul edilseler de Allah katında şehit sevabı alamayacaklardır. Bazıları da vardır ki, Hak katında şehittirler ve şehit mükâfatına nâil olacaklardır; ancak bunlar, diğer ölüler gibi yıkanır, kefenlenir ve namazları kılınarak defnedilirler. Sadık u Masduk Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Şehitler beştir: Vebaya tutulanlar, iç hastalıklarına yakalananlar, suda boğulanlar, göçük altında kalanlar ve Allah yolunda canından olanlar." Ayrıca, aile ve çocuklarının geçimini sağlamak için helal yoldan çalışıp kazanırken ölen kimseler ve ilim yolunda can verenler de ahiret şehiti sayılmışlardır. Doğum esnasında ölen mü'mine kadın ve karın ağrısından ya da apandisit sancısından ölen bir mü'min de şehit kabul edilir. Şühedanın Cenaze Namazı Bazı fıkıh imamları, Uhud şehitlerinin yıkanmadan, kefenlenmeden ve cenaze namazları da kılınmadan defnedildiklerini söyleyip "Şehitler için cenaze namazı kılınmaz; çünkü onlar ölü değillerdir" fetvasını vermişlerdir; fakat, bu fetva dinimizde şehitlere biçilen değeri göstermesi bakımından önemli sayılsa da, genel uygulama şehitler için de cenaze namazı kılınması şeklinde olmuştur. Rehber-i Ekmel Efendimiz'in Uhud'da Hazreti Hamza ve başka bir sahabi için, daha sonraki savaşlarda da bütün şehitler için cenaze namazı kıldığına dair rivayetler vardır. Bilindiği gibi, cenaze namazı farz-ı kifâyedir; yani bir beldede bazı müslümanların bu namazı kılmalarıyla, diğerlerinin üzerinden yükümlülük kalkar. Şayet, bir mü'minin cenaze namazı hiç kılınmazsa, o beldedeki bütün müslümanlar sorumlu ve günahkâr olurlar. Cenaze namazının farz-ı kifâye kabul edilişi dinin özündeki "kolaylaştırma" disiplininden dolayıdır. Eğer, farz-ı ayn olsaydı, cenazeyi duyan herkesin o namaza katılmaları zaruri olurdu ki, bu da bazı insanları çok zor durumda bırakabilirdi. Bu itibarla, cenaze namazının farz-ı kifaye sayılması, onun hafife alınabileceği manasına gelmemektedir; bilakis, o çok önemli olduğu için farz kılınmıştır; fakat, insanların altından kalkamayacakları bir külfet haline gelmemesi için de "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız!" disiplini esas alınarak "farz-ı kifaye" olarak hükme bağlanmıştır. Evet, cenaze namazı bir ibadettir. Beş vakit namaz, oruç, hac, tilavet secdesi gibi ibadetlerimizi nasıl belli kural ve kaideler çerçevesinde eda ediyorsak, cenaze namazında da bazı kaidelere uymamız zaruridir. İbadetlerde esas olan Cenâb-ı Allah'ın takdir ve tayini, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in de tebliğ ve temsilidir. Hiç kimse kendi hissiyatına göre ibadetlere bir kalıp biçemez, şahsî kanaatleri istikametinde onlara eklemeler ve çıkarmalarda bulunamaz; herhangi bir ibadet, din tarafından hangi kurallara bağlanmışsa, onun ibadet keyfiyetini koruması için işte o kurallar çerçevesinde eda edilmesi şarttır. Bu açıdan, cenaze namazı da dinî ölçüler çerçevesinde ele alınmalı ve din onunla alâkalı hangi kaideleri vaz' etmişse, mutlaka onlara bağlı kalınmalıdır. Kalb Hüzünlenir, Göz Yaşarır Ama... Zannediyorum şehit cenazeleri konusunda tashihinde en çok zorlanacağımız husus şehadet haberinin alınmasıyla başlayan ve defin sonrasına kadar aralıksız devam eden feryad ü figanlar, yaka paça yırtmalar, bağırıp çağırmalar ve kadere taş atma sayılabilecek sözlerdir. Bazı bencil ruhlara göre, ateş düştüğü yeri yaksa da, mukaddesâtımızı koruma uğrunda şehit olan yiğitlerimizin acılı haberleri hepimizin bağrına bir kor olarak düşmektedir. Her şehadet haberi ve her şehit cenazesi bütün bir millet olarak hepimizin yüreklerini dağlamaktadır. Evladının tabutuna sarılıp ağlayan anne-babalar karşısında hangi vicdan sahibi gözyaşı dökmez ki?!. Buğulu gözlerle hayat arkadaşını son yolculuğuna uğurlayan eşlerin ya da babasının tabutuna veda bûsesi konduran çocukların hüzünlü tabloları karşısında hangi selim kalb parça parça olmaz ki?! Şahsen, her şehit cenazesinde televizyon karşısında donup kaldığımı, çocuğunu, eşini, babasını kaybeden insanların elemleriyle iki büklüm olduğumu ve gözyaşlarımı tutamadığımı söyleyebilirim. Evet, biz insanız, hepimiz hissiyat sahibiyiz; bazen hüzünleniriz, kederle dolarız, gönlümüze hakim olamaz ve ağlarız. Fakat, acaba en zor şartlarda bile hüznümüzü ve davranışlarımızı dengelememiz gerekmez mi?!. Şefkat Peygamberi (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, bir kadının, vefat eden çocuğunun başında feryad ü figân edip ağladığını, üstünü başını yırtıp uygunsuz sözler sarfetmekte olduğunu görür.. görür ve kadına yaklaşarak hem onu teselli etmek hem de sabır tavsiyesinde bulunmak ister. Kadın, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'i tanımadığından, "Git başımdan, sen benim başıma gelenleri bilmiyorsun!.." der, konuşmaya yanaşmaz. Peygamber Efendimiz, daha hiçbir söz söylemeden kadının yanından ayrılır. Orada bulunanlar, acılı anneye onun Allah Rasûlü olduğunu söyleyince, kadın daha müthiş bir sarsıntı ile sarsılır; bilmeden Rasûl-ü Ekrem'e karşı saygısızlık etmiş olduğuna çok üzülür. Koşarak Efendimiz'in saadet hanesine varır; kapıda ne nöbetçi vardır ne de koruma, hemen içeriye girer; Efendimiz'den özür diler. Allah Rasûlü ona cevab-ı hakîm olarak şunu söyler: "Sabır, musibetin ilk şokunu yediğin zamandır." Evet, asıl ve makbul sabır, insanın başına bir felaket geldiği ilk anda onun bir imtihan olduğuna inanması, kadere razı olması, bela karşısında dayanıp katlanması ve bağırıp çağırmaktan, yaka paça yırtmaktan, uygunsuz sözler sayıp dökmekten uzak kalmasıdır. Tabii ki, çok sevdiği bir insanın ölüm haberini almak anne-baba, abi-abla, eş-dost ve çoluk-çocuk için pek acı bir hadisedir. Böyle bir haber karşısında üzülmek ve ağlamak insan olmanın iktizasıdır. Ne var ki, İnsanlığın İftihar Tablosu bizim için her meselede en güzel örnektir; o bir insanın başına gelebilecek pek çok musibeti görüp yaşamış ve bu musibetler karşısındaki tavır ve duruşuyla da bize hüsn-ü misal olmuştur. Mesela, ciğerparesi, oğlu İbrahim daha küçücük yaşında vefat edince, Müşfik Nebi, gözyaşlarıyla yanaklarını ıslatmış ve etraftakilerin "Sen de mi ya Rasûlallah?" sualine muhatap olmuştur. Peygamber Efendimiz'in cevabı bizim için çok güzel bir ölçüdür: "Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz Rabbimizin razı olacağından başka bir söz söylemeyiz!" Bunu söyleyen Peygamber Efendimiz, kucağında son nefeslerini alıp veren biricik oğlunu öpüp koklamış, bağrına basmış ve "Ey İbrahim, gerçekten senin firkatinden dolayı mahzunuz." deyip gözyaşı dökmüştür ama kaderi tenkit manasına gelecek ve isyan ifade edecek tek kelime söylememiştir. Rehber-i Ekmel Efendimiz'in bu ikazları bir cenaze karşısında, özellikle de bir şehidin huzurunda nasıl davranmamız gerektiğini gösteren çok önemli ölçülerdir. Evet, bir yiğidimizin kanlı gömleğini görünce üzülürüz, gözümüz de yaşarır; fakat o, paramparça olsa bile boşa gitmiş değildir ki!. O, canını beyhude vermemiştir; kurban olması gereken bir yerde kendini feda etmiştir.. etmiş ve fânî hayatının beş-on senesini Hak yoluna kurban etmesine mukabil ebedî saadeti kazanmıştır. Allah'ın izniyle, o Firdevse uçmuştur, şimdi Peygamber Efendimiz'in meclisinde bulunuyordur. Bu itibarla, geride kalanlar, onun ayrılığından dolayı kederli olabilirler ama bağırıp çağırmaları, çığlık koparmaları ve isyan ifade eden sözler söylemeleri hem şehit ailesine yakışmaz hem de çok pahalı bir payeye talip olup onu canıyla satın alan şehide karşı saygısızlık olur. Kınalı Kuzular Biz tarih boyu vatanımızı, milletimizi, dinimizi ve mukaddesâtımızı koruma uğruna cephelerde ordular feda etmiş, yüzbinlerce şehit vermiş bir milletiz. Daha yakın tarihte sadece bir cephede ikiyüzellibinden fazla vatan evladını kutsal değerlerimize kurban etmişiz. Ninelerimiz evlatlarını mücahede meydanına gönderirken bir kurbanlık gibi onları kınalamışlar da "kınalı kuzum" deyip alınlarından öperek cepheye uğurlamışlar. Onların şehadet haberini alınca da gözyaşlarını içlerine akıtmışlar ve "Elhamdulillah, Cenâb-ı Hak bana da şehit annesi olmayı nasip etti" demiş, şehitleriyle övünmüşler. Hicran, hasret ve firak hislerini kadere rıza ve ahiret saadeti recasıyla bastırmışlar. Onların hicran ve firak türkülerini bile ele alıp değerlendirseniz, hepsinde bir rızanın tüllendiğini, bir hoşnutluğun esip durduğunu ve bir şehide yakın olmanın verdiği inşirahın çağladığını görürsünüz. Bugün dünden farklı değildir; şimdi de, bazı şekâvet grupları ülkenin bir parçasını koparıp orada belli emellerini gerçekleştirmek için uğraşıyor, vatanın birliğine, milletin bütünlüğüne saldırıyorlar. Bugün de bir çeşit savaş oluyor. Emniyet güçlerimiz, haince tuzaklara ve vur–kaç taktiğiyle gerçekleştirilen sinsice saldırılara karşı vazgeçirme, caydırma, yakalama, hesaba çekme ve nihayet bunların hiçbiri fayda etmezse öldürme savaşı veriyor. Öyleyse, bu millet dün cepheye gönderdiği yiğitlerini hangi duygularla göndermiş ve şehitlerini hangi hislerle bağrına basmışsa, bugün de aynı tavır ve davranışı sergilemelidir ve sergilemektedir. Anne-babalar, eş ve çocuklar yine bağırlarına taş basmalı, "Elhamdulillah, muvakkat ayrılığın acısı var ama ben artık bir şehit yakınıyım. İnşaallah, ötede bana da şefaat eder, beş-on senelik firaka bedel ötede ebediyyen beraber oluruz. Evet, o benden evvel Peygamberimiz'e kavuştu, şimdi Allah'ın rahmet atmosferinde huzur içinde dolaşıyor." demeli.. demeli ve kalbi hüzünle dolsa da, gözü yaşarsa da, isyan etmemeli, feryat koparmamalı, yaka paça yırtmamalı. Cenazeye katılan dost ve yakınlar şehit ailelerini bu konuda takviye etmeli; illa orada biri konuşacaksa, diyanet camiasından bir görevli söz almalı; "Evet, evladınızı kaybettiniz, kardeşinizi öteye uğurladınız, beyinizden ayrıldınız. Fakat, biliyorsunuz ki, o boş yere ölmedi, ademe mahkum olmadı, yokluğa ve toprakta çürümeye gitmedi. O, Cennet'e girmeye gitti, Allah'ın rıza ve rıdvanına ermeye gitti. Efendimiz'in mübarek cemalini görmeye gitti. Belki bugün belki de yarın, sizin de gideceğiniz yerlere bir manada keşfe gitti. Size yer hazırlamaya, sonra elinizden tutup sizi de yanına almaya gitti. Evet, o yokluğa düşmedi, muvakkat bir firakla sizden ayrılıp ebedî vuslata hazırlanmaya gitti. Askerlikten terhis oldu da öyle gitti. İnşaallah ötede sizin ahiret azığınız olacak, en bunaldığınız anda birden ortaya çıkıp elinizden tutacak ve size şefaat edecek." demeli ve herkesi mü'mince davranmaya davet etmeli. Cenazede Hüzün, Vakar ve Temkin Bir kere daha ifade etmeliyim ki, bunları insanî hisleri tamamen bir kenara bırakarak ve şefkat duygusunu görmezlikten gelerek söylemiyorum. Üzülmemenin, ağlamamanın ve o acıyı bir anda yüreğe gömmenin adeta imkansız olduğunu kabul ediyorum. Fakat, elimize, dilimize, tavır ve davranışlarımıza hâkim olmanın da irademiz dahilinde bulunduğuna inanıyorum. Nasıl ki, insan çok öfkelendiği zaman kötü sözlerle dilini kirleteceğine "Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah" diyerek ona hâkim olur, "Hasbünallahu ve ni'mel vekil" sözüyle öfkesini bastırır; şehit yakınları da o acılarını dua ile bastırmalı, illa bir şey söyleyeceklerse dillerini dua ve yakarışla meşgul etmelidirler. Mesela, toplumumuzda vefat edenin arkasından Fatiha okumak âdet olmuştur; şehit yakınları da durmadan fatiha okumalı ve böylece hem dua etmeli hem de dillerini kötü sözlerden korumalıdırlar. Vefat edenin ardından onbir defa ihlâs suresi okunabileceğini de Hedyü'n-Nebî gibi bazı kitaplarda görmüştüm. Onlar onbir değil, gerekirse yüzon ihlas okumalı ve böylece hem içlerindeki sıkıntıyı atmalı hem sevap kazanmalı ve hem de şehit için taze gül demeti mahiyetinde bir hediye göndermiş olmalıdırlar. İsyan edercesine bağırıp çağırma yerine böyle yapanlar, Cenâb-ı Hak'tan gelip kendilerine ulaşan bir sekînenin bütün benliklerini sardığını ve kendileri için eşsiz bir teselli kaynağı olduğunu göreceklerdir. Diğer taraftan, cenaze namazına katılanlar ve kabristana kadar cenazeyi takip edenler de yol boyunca lüzumsuz lâkırdı etmemeli, yüksek sesle konuşmamalı ve hatta bağıra bağıra zikretmekten ve yüksek sesle Kur'an okumaktan da kaçınmalıdırlar. O esnada hep ölümü ve ahireti hatırda tutmalı, kendi hayatlarının muhasebesini yapmalı ve akıbetlerini düşünmelidirler. Musallanın ya da kabrin başında, genel manzara ve atmosferi değerlendirerek insanları tenbihe matuf bir iki söz söylemek matlup olsa da, oralarda konuşulacağına ve nutuk atılacağına dair delil sayılabilecek bir misal mevcut değildir. Günümüzde olduğu gibi nutuk atmalar, saygısızca bağırıp çağırmalar ve insanın en ciddî olması gerektiği yerde küstahlıktan başka bir şey ifade etmeyen çirkin davranışlar dinin özüne terstir. Belki orada, sözü başkalarına müessir olacak halis bir insanın ölüm ve ötesi ile alakalı bazı hakikatleri hatırlatması, her zaman bir araya gelemeyen o insanları bazı hususlarda ikaz etmesi makbul olabilir. Fakat, bu da Peygamber Efendimiz ve selef-i salihîn tarafından çok yapılmamıştır. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz birkaç cenaze münasebetiyle bir iki tavsiye ve nasihatte bulunmuştur ama cenaze başında nutuk atmayı bir sünnet haline getirmemiştir. İbn Mes'ud (radıyallâhu anh) Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in kabristandaki bir halini şöyle anlatır: "Hazreti Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) elindeki çubukla yere kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir çizgi çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hatta istinad eden bir kısım küçük çizgiler attı. Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: "Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler ise musibetlerdir. Bu musibet oku, yolunu şaşırarak insana değmese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer." Habib-i Ekrem Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ölümü ve eceli hatırlatışı sahabenin gözlerini yaşartmış, Hazreti Osman gibi bazıları ağlamışlardır. Çünkü, bir cenazenin teşyii ve defin zamanı muhasebe ve ölümü derince duyma anıdır; musalla ve kabir içten içe ağlanacak mekanlardır. Tabut ve mezar, insanın bir gün kendisinin de içine gireceğini düşündürmesi gereken iki hatırlatıcıdır. Kabristan "Nice olur benim halim!" mülâhazasına bağlı olarak girilmesi gereken bir yerdir. Mevtayı Nasıl Bilirsiniz? Cenaze namazını müteakiben, vefat eden hakkında şahitlik yaptırmaya ve hakların helal ettirilmesine gelince, dünden bugüne İslam alimleri onda bir mahzur görmemişlerdir. İhtimal, "Ölülerinizi kötülüklerini sayıp dökerek yad etmeyin, onları mesavîleriyle anmayın; hayırlı yanlarını zikredin!" mealindeki hadis-i şerife bağlı olarak "Mevtayı nasıl tanırsınız?" denmesine ses çıkarmamışlardır. Fakat, o hususta da bir noktaya dikkat etmek gerekir: Cenazeye iştirak eden kimseler, gerçekten mevtayı hayırlı bir insan olarak tanıyorlarsa hüsn-ü şehadette bulunmalı, aksi halde sükut etmelidirler. Mü'minler, hep doğru sözlü olmaları gerektiği gibi, orada da doğru şehadeti esas almalıdırlar. Mesela, bir insan hayatı boyunca hep dine hakaret etmiş, dindara sayıp sövmüş, iman edenlere düşmanlık yapmışsa, onun lehinde şehadet etmek, "Çok iyi biliriz, Cennetlik adamdı!" türünden sözler söylemek yalan beyanda bulunmak demektir. Evet, bir mülhid mülhidliğinden dolayı ademe mahkum edilmez, bir inançsız inançsızlığı sebebiyle yok sayılmaz. Ülkemizde herkesin yaşama hakkı vardır; bu topraklarda doğup büyüyen, kendisini milletin bir ferdi bilen herkes bu ülkenin vatandaşıdır; o da o haliyle kabul edilir. Fakat, hüsn-ü şehadet meselesine gelince, bir insan hakkında Allah'ın bilgisinin hilafına medh ü senalar döktürmek büyük bir yalandır. İşte, seleflerimiz meseleyi, zikrettiğim hadis-i şerife ve benzerlerine dayandırarak, cenaze namazının akabinde "Nasıl bilirdiniz?" deyip şahitlik yaptırmayı ve halka haklarını helal ettirmeyi geleneklerimizin arasına dahil etmişlerdir. Bunun doğru bir uygulama olup olmadığının da münakaşası yapılabilir; fakat şahsen böyle bir tatbikin çok mahzurlu olduğunu zannetmiyorum. Çünkü, söz konusu hadis buna bakmasa bile, farklı bir zaviyeden bunu da ihtiva ettiği söylenebilir. Belki o insanların mevta hakkında güzel mülahazalara yönlendirilmeleri, o güzel düşüncelerin dua yerine geçmesi gibi mütalaalarla şahitlik yaptırılıyor olabilir. Ne var ki, tabutun başında ağıtlar yakmak, bağırıp çağırmak, yaka paça yırtmak ve feryad etmek mahzurlu olduğu gibi, musallada ya da kabirde nutuk atmak, hamasî laflar etmek ve uzun uzun konuşup durmak da dinin ruhuna ters ve yakışıksız bir davranıştır. Maalesef, değer ölçüleri, kıstas ve kriterler alt üst olunca kimin ne yapacağı ve nasıl hareket edeceği de belli olmuyor. Belki meselelere vâkıf kimselere, din adına yapılan işler mevzuunda dinî kural ve kaideleri anlatmak düşüyor. Millî kültürümüzü, gelenek ve örfümüzü ana hatlarıyla ortaya koymak icap ediyor. Dinî ve millî değerlerimizi tafsilatıyla şerh etmek ve bunlara gereken kıymetin verilmesi için yeterli tahşîdatı yapmak gerekiyor. Son günlerde şahit olduğumuz cenaze merasimleri bir kere daha gösterdi ki, unutulmuş sünnetlerin ve öldürülmüş değerlerin hatırlatılması ve ihya edilmesi lazımdır. Zira, her öldürülen sünnet ölürken yerini bir bid'ata bırakıp gitmektedir. Hayırlı insanlar vefat ederken yerlerini salih bir evlada, bir ilmî esere ya da bir sadaka-yı câriyeye bırakır ve böylece peşleri sıra hayrın devamını temin ederek giderler. Fakat, sünnetlerin ölümü öyle değildir; onların ölümü şer doğurur. Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi vesellem) ait kavlî, fiilî ve takrirî sünnetlerden hangisi toplum tarafından terkedilmişse, onun yerinde hemen diken gibi bir bid'at bitmiştir. Unutulan sünnetlerin sayısı adedince de içtimaî hayatı dikenler sarmıştır. Toplumu incitip rahatsız eden de bu dikenlerdir; huzursuzluğun temelinde onlar vardır. Bizim kültürümüzün temel kaynakları bellidir; onları terkettiğimiz zaman köksüzlüğe maruz kalmamız da kaçınılmazdır. Ruh ve mana köklerinden kopmuş milletlerin yaşamalarının mümkün olmadığı ise aşikâr bir hakikattir. Cenazelerdeki nahoş manzaralar hep o sünnetlerin terkedilmesinin, o dikenlerin etrafı sarmasının ve o mana köklerinin unutulmasının neticeleridir. Cenaze Provokatörleri Bununla beraber, son şehit cenazelerinde ortaya çıkan miting türü görüntüler ve devlet büyükleri hakkında hakaretler içeren bağırıp çağırmalar buraya kadar arz etmeye çalıştığım hususlardan ayrı olarak ele alınmalıdır. Dinimize göre, cenazenin teşyii ve defni esnasında yüksek sesle zikir bile uygun değilken, dünyevî meselelerle alâkalı bağırıp çağırmanın, cenazeyi gösteriye dönüştürmenin ve hele bir kesimi kınama adına çığlıklar atmanın dinî esaslara ne kadar ters olduğu açıktır. Bir kısım şovmenler tarafından yapılan taşkınlıkların ve atılan sloganların ne dinde yeri vardır ne de millî geleneklerimizde. Tenkit edenler kim olurlarsa olsunlar ve kimi tenkit ederlerse etsinler, cenaze o işin yeri değildir; hele bir şehit cenazesi öyle bir su-i istimale bütünüyle kapalı olmalıdır. İsteyen istediği kimseyi başka bir yerde, mesela bir miting alanında tenkit edebilir; bir mü'min herhangi bir kimsenin aleyhinde kullanacağı sözlerin hesabını da vereceğine inandığından dolayı tenkitlerinde de olabildiğine insaflı ve temkinli davranır; fakat, iman kalbinde oturaklaşmamış kimseler başka bir mekanda –kanunlar çerçevesinde– istediklerine firavun diye bağırabilirler, istediklerine nemrut diyebilirler ve istediklerini yerden yere vurabilirler. Ne var ki, o çirkinliklerini caminin harimine taşıyamazlar; o harimin bir uzantısı olan cenaze alanına sokamazlar. Orası bir yönüyle bir ilahî hazîre sayılır; orada sadece Allah'ın emirleri çerçevesinde, Rasûl-ü Ekrem tarafından ortaya konan sünnet çizgisinde yapılması gerekli olan şeyler yapılır. Evet, oraya başka şey sokulamaz; cami harimine ve cenaze alanına dinde olmayan, başka bir şeyi sokan kimse başka insandır. Peygamber Efendimiz'in vaz' ettiği çerçeve içinde hareketlerini belirlemeyenler din açısından mü'minlerden değildir; onlar kopuk kimselerdir. Efendimiz'den kopmuşlardır onlar, dinin özünden kopmuşlardır. Cenazeye iştirak etmek, hele şehit cenazesine katılmak, musallada el-pençe divan durmak, namaz kılmak ve dua etmek insana çok büyük sevap kazandırır; kulu Allah'ın teveccühüne mazhar kılar. Böyle önemli bir sevap kaynağından istifade etmeyi bir kenara bırakıp, gelip bir köşede sinsice fırsat kollayan ve sürekli bağırıp çağırarak masum insanların huzurunu kaçıran kimselerin ne dinde yeri vardır ne de onların hareketlerini milliyet mülahazasıyla telif etmek mümkündür. Şu anda kat'iyen herhangi bir siyasi görüşü tel'in ve bir başka mülahazayı da tasvip çizgisinde beyanda bulunmuyorum. Belki bu mevzuya hiç girmemem daha doğru olurdu; ne var ki, hepimiz kutsal bildiğimiz mekanları ve mukaddes saydığımız alanları dinin ruhuna ters düşünce ve hareketlerden sıyanet etmekle mükellefiz. Şehitler üzerinden provokasyon yapılması bu milletin duyarlı her ferdi gibi beni de çok rahatsız ediyor. Maalesef, Kocatepe Camii başta olmak üzere pek çok yerde benzer provokasyonlara şahit olduk. İhtimal belli mihraklar tarafından organize edilen mahdut bir kısım provokatörler hemen her şehit cenazesine koşuyor, kötü niyetlerle camii harimlerine kadar sokuluyorlar; en başta merhum şehitlerimizin ruhunu rencide edecek şekilde bağırıp çağırıyor, onu-bunu yuhalıyor ve halkı da tahrik etmeye çalışıyorlar. Bu çirkin tavırları sergilerken de hususiyle belli işaretler kullanıyorlar. Bazı siyasî görüşleri akla getiren parmak, el, kol hareketleri yapıyorlar. Belki de bu işaretleri adres şaşırtmak için özellikle nazara veriyorlar. Orada bağırıp çağırırken ve değişik çılgınlıklarla toplumun huzurunu kaçırırken bazı siyasi partilerin sembolü haline gelmiş işaretleri yapmak suretiyle, o zümreyi, o siyasî grubu ve o partiyi de karalamış oluyorlar. Halkımızın bu türlü çirkin hareketleri tasvip etmeyeceği malumdur. Dolayısıyla, provokatörler bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlar; hem provokasyonlar sayesinde elde etmek istedikleri ne ise ona ulaşmaya çalışıyor hem de hınç duydukları bir zümreyi fâil göstererek onları karalıyor, halkın nazarında sevimsiz duruma düşürüyorlar. Hâsılı, cenaze namazı bir ibadettir; cenazeye iştirak eden herkes musalladan kabre kadar hep bir ibadeti eda ediyor olma havasında bulunmalıdırlar. Cenaze teşyii, bağırıp çağırma yeri ve zamanı değildir; o esnada herkes kendi muhasebesiyle meşgul olmalı, sessizce dua okumalıdır. Şayet şakîleri Allah'a havale etmek icap ederse, o da yine içten içe gözyaşı dökerek, gönlün bamtelini sızlatarak, ciddi bir tevekkül ve teslimiyet içinde duyguları mülahaza demeti şeklinde Cenâb-ı Hakk'a arz ederek yapılmalıdır. Cami harimi, ibadet mekanıdır; cenaze güzergahı da defin tamamlanana kadar bir ibadet yeri keyfiyetine bürünür. Dolayısıyla, buralarda ortaya konacak her şey ibadet televvünlü olmalıdır. Bu itibarla, oradaki her türlü bağırıp çağırmalar, taşkınlıklar ve ibadet harici hareketler birer bid'attır, dalalettir, sapkınlıktır. Dahası insanları tahrike yönelik tavır ve davranışlar dinimize de milli geleneklerimize de terstir, günahtır; hakiki mü'minlerin o türlü davranışlarda bulunmaları mümkün değildir. Demek ki, şehit cenazelerinde görmeye başladığımız protestolar, bir kısım provokatörlerin işidir. Bu problemin çaresine bakacak kimseler ise devlet görevlileridir. Bunları bulup çıkartma ve huzur bozuculara hadlerini bildirme vazifesi devletimizin istihbarat örgütlerine ve adalet kurumlarına düşmektedir. Şayet devlet birimleri ortak bir şekilde ve uyum içinde bu işin üzerine giderlerse, halkımızın da şuurlu ve vakur duruşu sayesinde, Allah'ın izin ve inayetiyle, şakîler emellerine ulaşamadıkları gibi şekâvetin sesi-soluğu da bütünüyle kesilecektir.
00N/A

TÜRKÜM ÖLENE KADAR‏
Yer: Azerbaycan, Hocali 26/02/1992 Elleri bir agaca arkadan baglanan hamile bir kadinin basina dikilmis olan iki Ermeni yazi tura atiyordu. Bu kanli kumari yaklasIk 100 yil önce Anadolu topraginda Kars'ta Agri'da Van'da Erzurum'da da atalari oynamisti.Onlardan duymuslardi. Karni burnunda çaresiz bir Azeri kadinin dogumu oldukça yakin görünüyordu. Çaresiz kadin bir hazan yapragi gibi titriyordu. Elbiseleri yirtik, ayaklari çiplakti...Ermenilerin uzun boylu olani elindeki AK-47 model Rus yapimi otomatik tüfeginin namlusuna monte edilen seyyar kasaturayi çikartirken, digeri elindeki demir parayi havaya atti :-Akçik, manç?.. (Kizmi, oglan mi?) -Akçik... (Kiz) Bu cevap üzerine 'oglan' diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile hamile kadinin karnini bir hamlede yarip çocugu çikartti.Kan b! ürülügözleri bebegin kasIklarina kilitlendi. -Tun sahetsar,inger... (Sen kazandin, yoldas) -Yes sahetsapayts ays bubriki inç bes bidigisdana... (Ben kazandim ama bu bebek nasil beslenecek?) -Mayrigi bedge gisdatsine. (Annesi besleyecek elbette) Bunun üzerine daha kisa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturaya geçirdigi bebegi annesinin gögsüne yapistirdi: -Mayrig yerahayin zizdur. (Çocuga meme ver) Ayni dakikalarda Hocali'nin baska bir semtinde tek kale futbol maçi hazirligi vardi. Iki kesIk Azeri kadin basini kale diregi yapmislar, top arayisina girmislerdi.Basi tirasli bir çocuk bulup getirdiklerinde ise Ermeni çeteci sevinçle bagirdi: -Asixn ma/,çimi yev bizdige, aveg gindirnadabidi. Gidiresek... (Bu hem saçsiz hem de küçük, iyi yuvarlanir. Kopartin...) Ayni anda çocugun gövdesi bir tarafa,basi da orta yere düsmüstü... Ermeniler zafer naralari! atarak, kanli postallari ile kesIk çocuk basina vurarak kanli bir kaleye gol atmaya çalisiyordu. Bu iki olay Hocali'da bundan çok degil yalnizca 14 yil önce yasandi. Her iki olay da ermeni çetecilerin katliamlarina bizzat sahit olan görgü taniklarinin anlatimlaridir. Ne yazik ki 26 Subat 1992 günü binlerce Azeri türlü yöntemlerle vahsice katledilmistir. Ajanslar,katliam haberini bütün dünyaya hizla geçerken, arsi titreten agir bir vahset yasanan Hocali halkindan geri kalanlar ise çaresizlik içinde kivraniyordu. Türkiye'de büyük bir dehset uyandiran katliama iliskin ilk görüntüler ise TRT araciligi ile duyurulmustu. Bütün olanlari batili gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi. 26 Subat'ta güçlü silahlarla donatilmis Ermenistan silahli kuvvetleri ile Hankendi'nde konuslanmis bulunan Albay Zarvigarov komutasindaki 366'nci Rus Motorize Alayi, Hocali'ya saldirarak tarihin en vahsî katliamlarindan birini yaptilar. 26 Subat! gecesi Rus motorize alayinin tanklarindan açilan top ve roket saldirilari ile Hocali Havaalani kullanilamaz hâle getirilerek kentin dis dünya ile iliskisi de tamamen kesildi. Savunmasiz kalan kente giren Rus destekli Ermeni askerleri, çocuk, yasli, kadin, bebek demeden birçok insanimizi vahsîce katlettiler. ermenilerin isgal ettikleri Hocali'da dehset verici olaylar yasandi. Canli canli insanlarin kafa derilerini yüzdüler, Sag olarak ele geçirdiklerini ise sistematik bir iskenceye ve tibbî deneylere tâbi tutarak, insanlik disi muamelelere maruz biraktilar. Hizar ve testereler ile diri diri insanlarin kol ve bacaklarini kestiler. Genç kizlarin önce saçlarini,sonra da kafa derilerini yüzdüler. 56 hamile kadin karni yarilmis durumda bulunmustur. Sahitlerin anlattiklarini dinleyenler önce kulaklarina inanamadi.! Fakat katliam sonrasi Hocali'ya girdiklerinde ise, görgü taniklarinin abartmadigini kisa sürede anladilar. Hocali'da katliam bölgesini gezen Fransiz gazeteci Jean-Yves Junet'nin gördükleri karsisinda söyledikleri, katliamin boyutunu da anlatiyordu: 'Pek çok savas hikâyesi dinledim. Fasistlerin zulmünü isittim,ama Hocali'daki gibi bir vahsete umarim kimse tanik olmaz' Peki 26 Subat 1992 günü yasanan bu katliamin emrini kim vermisti; Ermenistan Devlet Baskani sifatini tasiyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden baskasi degildi. Yaptigi terör faaliyetlerinin orani nispetinde terfi eden Tasnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996'da Ermenistan Basbakani oldu. Karabag'da baris istedigi için asiri milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998 yilinda ondan bosalan Devlet Baskanligi koltuguna,'Hocali Katlia! mi' bas sorumlusu olan azili terörist Robert Koçaryan oturdu. Ermeniler Türk hamile kadinlarina tecavüz edip karnini hamile oldugu halde tas ile doldurup öldürmüsler ve küçük Türk kizlarina tecavüz edip öldürmüslerdi. Ulkemizde sadece 1 Ermeni öldürüldü diye yürüyüs yaptilar ve o kadar arastirdilar ama hiç bir insan kalkip ta bu masum insanlara iskence edilip öldürüldükleri için yürüyüs yapmadi.............. Yaziklar olsun ....... EGER KANINDA BIR DAMLA TURK KANI VARSA, BUNLARI UNUTMA ........
00N/A




sehitlik





Founded: 6/6/2007
Members: 691





Join Group



 







PerfBoard
View Your Posts | Post | View All


2/27 4:29p
YPE
cihan arda