PerfSpot     
Login / Join Now        International







About ÖZGÜRLÜKÇÜLERİN DAYANIŞMA PLARFORMU



            

 İZMİRDE YAŞAYAN BU GRUBA ÜYE OLAN ARKADAŞLA ARTIK İRTİBATA GEÇELİM BEKLİYORUM......
 
                  özgürlük, satin alinabilen bir meta degildir. Bu, bizi biz yapan en temel hak'tir. Ama ne yazik ki uluslalarasi teröristlerden tutun devletlere kadar, insan hak ve özgürlükleri sürekli baskici rejimlerle kisitlanmaya çalisilmistir. Bu yüzden özgürlük birileri tarafindan altin tepsilerde sunulmaz bize. Bu, bir mücadeledir, yasam kavgasidir. Brecht'in dedigi gibi;
            'Tankiniz ne güçlü generalim
             Bilir uçmasini öldürmesini
             Ama bir tek kusurcugu var
             Sürecek insan ister.' 
          
        Insaniz, insanliga da sahip çikacagiz. Çünkü bu özgürlüktür. Bundandir azalmayiz, budur her gün insani çogaltan ve yasatan.
 
                    VAR OLUN!!!!!!!!
moderatör olmak isteyen arkadaþlar lütfen bana ulassýnlar adresim : dasilvachavezmorales@hotmail.com







Albums
View All


New Album (3)

6/14/2007





Members
View All







Videos: ÖZGÜRLÜKÇÜLERİN DAYANIŞMA PLARFORMU
View All







Forums
Create New Forum


ForumsTopicsRepliesLast Post

Arkadaşlar!!!!!!!
BURADA ARTIK BİRLİK OLMA VAKTİ GELMİŞTİR GELİN BİRBİRİMİZİ DESTEKLEYELİM VE HİÇBİRİMİZ YALNIZ OLMAYALIM ARTIK. DÜŞÜNCELERİMİZİ PAYLAŞALIM VE DÜNYAYA SESİMİZİ DUYURALIM
20When: 6/30 12:14p

In: yaşamak

By: EMRAH YILMAZ

katılan arkadaşlarım
sizlerden de fikirler bekliyorum
18When: 8/02 1:51a

In: slm

By: suskun şeytan

NAZLI ŞAHİN 17
Doğduk büyüdük yaşıyoruz öyle yada böyle bişekilde... karnımızı tokmu ,içmeye suyumuz varmı tamamdırr ozaman diyen bi zihniyetin koyduğu kurallarla yaşıyoruzz.. söz sahibi devletlerin üstümüzde kurduğu baskıyla "yaşıyoruzz " söz gelimi yaşamak oysa bireyin gerçekten varolması için bunlar yetmemeli sadece somut ihtiyaçlarını gidermek yetmemli bi insana yaşam düzeyi herne olursa olsun; aklına geleni; uygulamak istediğini; denemesine şans verilmeli... Düşüncelerini özgürce dile getirmeli. sözde değil özde "ifade özgürllüğü" birçok ülke tarafından kabul edilen bir haktır. günümüzde tabikide ülkeden ülkeye değişiklik göstererek uygulanıyor bu hak...! Yaşayabilmem için gerekli kıldığım hedeflerimin ardına sığınarak yani kendimi potansiyel hukukçu sayarak bu düşüncelerimi bi nebze açıklama fursatı yakaladığm bu sayfaya ıÜüÜlkemizin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi tercümesinin 19'uncu maddesini eklemek istiyorum: "Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malümat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir." Sonuçta ben bu toplumun bir ferdi çok ufak bi parçasıyım elimden gelen , aklıma zihnime güwendiğim kadarı bu ...! son olarak yazımı okumadıysanız bile büyük harfle vurguluyorum lütfen okuyun ve lütfen İRDELEYİN, ÇOĞALTIN, ÜRETİN bu cümleyi: DEVRİM BİR EFSANE , ÖZGÜRLÜK BİR ÜTOPYA DEĞİLDİR _NAZLI ŞAHİN_
00N/A

EZİLEN VE YAKILANLARIN SESİ ( INSANLIK NEREYE.?
malesef günümüzde insanlık yaşam amacını şaşırarak saçmalık yaratma çabasına bürünmüştür. alet olmamak ve bunu engellemek için birşeyler ytapmayı görev edinmeliyiz bence. burada bir EZİLEN VE YAKILAN HALKIN SESİ adıyla bir forum oluşturmakla başlıyorum. lütfen yakılan SİVAS'ı, katledilen FELLUCE'yi, aç bırakılarak ölen SUDAN halkını da unutmayalım. HEP HOŞÇAKALIN
25When: 9/03 12:04a

In: AMERİKA

By: Godot Firari

Sürü - Elias Canetti
Sürü Elias Canetti Sözcüğün modern anlamıyla kitle kristalleri ve kitleler, hâlâ aynı olan daha eski bir birimden türemiştir. Bu birim sürü'dür.* On ya da yirmi kişilik küçük gruplar halinde dolaşan küçük hordalar** arasında sürü, komünal heyecanın ortak ifadesidir. Sürünün karakteristik özelliği büyüyememesi olgusudur. Etrafı boşlukla çevrilidir ve kelimenin tam anlamıyla ona katılabilecek hiç kimse yoktur. En yakıcı dileği daha fazla sayıda olmak olan, heyecan içinde bir grup insandan oluşur. Avlanma ya da kavga olsun, birlikte yaptıkları her ne ise daha fazla sayıda insanla birlikte yapmaları çok daha iyi olur. Bu kadar az kişiden oluşan bir grup için, sürüye dahil olan her bir insan ayrı, önemli ve vazgeçilmez bir katkı anlamını taşıyacaktır. Bu insanın sürüye kattığı kuvvet, sürünün toplam kuvvetinin onda ya da yirmide biri kadar olabilir. Doldurduğu konum hepsi için kazançtır; bugün hemen hemen hiç birimiz için olmadığı bir biçimde, grup rezervi içinde hesaba katılır. Bir birey zaman zaman grubun içinden çıkan ve "bir"lik duygusunu en kuvvetli biçimde ifade eden sürünün içinde, kendini asla modern bir insanın günümüzdeki bir kitlede kendini kaybettiği kadar bütünüyle kaybetmez. Sürünün değişen düzeni içinde, dans ederken ve sefere çıkarken, birey kendini tekrar tekrar sürünün kenarında bulacaktır. Sürünün ortasında da olabilir; o zaman hemen sonra kenarında bulur kendini; ya da önce kenarında, sonra tam ortasında da. Sürü ateşin etrafında bir çember oluşturduğu zaman, her insanın sağında ve solunda başkaları olacaktır ama arkasında hiç kimse olmaz; sırtı çıplaktır ve vahşi doğaya açıktır. Sürünün içindeki yoğunluk daima bir yanılsamadır. İnsanlar birbirlerine sımsıkı yaslanabilirler ve geleneksel ritmik hareketlerle bir kalabalık taklidi yapabilirler, ama onlar kalabalık değildir; birkaç kişidirler ve sayı olarak yoksun oldukları şeyi yoğunlukla telâfi etmek zorundadırlar. Kitlenin bildiğimiz dört temel niteliğinden ikisi, büyük bir şevkle olması istenip, rolü yapılmasına rağmen, sürü sözkonusu olduğunda en kurmaca olanlardır. Bu yüzden diğer iki nitelik gerçekte çok daha kuvvetli bir biçimde var olmalıdır. Büyüme ve yoğunluk yalnızca oynanır; eşitlik ve yön gerçekten mevcuttur. Sürü konusunda insana çarpıcı gelen şey, sapmaz yönüdür; eşitlik, sürüdeki herkesin aklını aynı amaca, belki öldürmek istedikleri bir hayvanın görüntüsüne takmış olduğu olgusunda ifadesini bulur. Sürü birçok biçimde kısıtlanmıştır. Sürüde görece az insan bulunur ve bu insanlar birbirini iyi tanır. Bu insanlar her zaman birlikte yaşamışlardır, her gün görüşmüşlerdir ve pek çok ortak girişimde birbirlerini tam olarak değerlendirmeyi öğrenmişlerdir. Sürü kendisine yeni katılacakların olmasını bekleyemez; benzer koşullarda yaşayan insan sayısı çok azdır ve çok geniş bir alana dağılmıştır. Ama yine de sonsuz bir büyüme kapasitesine sahip olan kitleye göre bir bakımdan üstünlüğü vardır. Bütünüyle, birbirini iyi tanıyan insanlardan oluştuğu için kötü koşullar nedeniyle dağılmış olsalar bile, her zaman yeniden sürü oluşturabilirler. Sürü devamlılığını kabul edebilir; sürüyü oluşturan insanlar hayatta oldukları sürece sürünün varlığı garanti altındadır. Sürü ritler ve törenler geliştirecektir ve bunlarda yer alanların yeniden ortaya çıkacağına güvenilebilir. Nereye ait olduklarını bilirler ve yoldan çıkma konusunda akılları çelinemez. Bu gibi akıl çelmeler gerçekten o kadar azdır ki bunlara taviz verme alışkanlığının gelişme şansı yoktur. Ancak sürüler büyüdüğünde, büyüme, ayrı ayrı çekirdeklerde ve katılanların karşılıklı mutabakatıyla gerçekleşir. İkinci bir gruptan oluşan sürü ilk sürüyle karşılaşabilir ve kavga etmezlerse eğer, geçici amaçlarla güçbirliği yapabilirler. Ancak iki ayrı çekirdek olma bilinci her zaman korunacaktır. Birleşik eylemin heyecanı içinde bu bilinç ayrılığı ortadan kalkabilir, ama bu uzun sürmez. Her halükârda, payelendirme ya da diğer törenler sırasında bu bilinç ayrılığı yine ön plana çıkacaktır. Sürü hissi her zaman, bireyin sürüden ayrı olarak kendisine yönelik duygularından daha kuvvetlidir. Ortaklaşa yaşamın belirli bir düzeyinde sürünün ayrı çekirdekler halinde olması belirleyici ve sarsılmaz niteliktedir. Burada bilerek, kabile, aşiret, klana ilişkin alışılmış kavramların hepsine, farklı türden bir birimle, sürü birimiyle karşı çıkıyorum. Bu iyi bilinen sosyolojik kavramlar, önemli olsalar da, statik bir şeyi temsil ederler. Bunun aksine, sürü bir eylem birimidir ve dışavurumları da somuttur. Kitlelerin davranışlarının kökenini araştırmaya sürüden başlamalıyız. Sürü, kitlelerin en eski ve en kısıtlı biçimidir ve sürü modern anlamdaki kitle bilinmeden önce de varolagelmiştir. Sürü, onbinlerce yıl içinde, kolayca kavranabilecek çeşitli biçimlerde ortaya çıktı; öyle etkin bir gücü vardı ki bu sürünün izleri her yerde, hatta bizim farklı olan dünyamızda bulunur, doğrudan sürüden türemiş oluşumlar hâlâ mevcuttur. Çok erken devirlerden itibaren sürünün dört farklı biçimi, ya da işlevi olmuştur. Bunların hepsinde geçici bir şeyler vardır ve her biri kolayca diğerine dönüşebilir, ama öncelikle birbirlerinden hangi bakımlardan farklılık gösterdiklerini belirlemek önemlidir. En gerçek ve doğal sürü, sürü sözcüğünün türediği avcı sürüsüdür. Nerede hedefi tek bir insan tarafından ele geçirilemeyecek kadar kuvvetli ve tehlikeli bir hayvan olan bir sürü varsa, bu bir avcı sürüsüdür. Bir de, ne zaman kitlesel bir av olanağı oluşsa, bunun olabildiğince azını elden kaçırmak için avcı sürüsü gereklidir. Katledilen hayvan çok büyükse, örneğin, balina ya da filse, bu hayvanın boyutları, bu hayvan aslında bir ya da iki kişi tarafından vurulmuş olsa bile, taşınıp bölünmesi için birlikte çalışan çok sayıda insanın gerektiğini gösterir. Böylelikle avcı sürüsü, paylaştırma aşamasına girer. Paylaştırmanın ille de avlanmadan sonra yapılması gerekmez; ama bu iki aşama, ya da durum yakından bağlantılıdır ve birlikte incelenmelidir. Her ikisinin de nesnesi avdır. İster canlı ister ölü olsun, tek başına bu hayvan, bu hayvanın doğası ve davranışları, onu hedef kılarak oluşan sürünün davranışlarını belirler. İkinci tür sürü, savaş sürüsüdür ve bunun avcı sürüsüyle pek çok ortak yanı vardır; hatta avcı sürüsüyle pek çok geçiş durumları açısından ilintilidir. Savaş sürüsü ikinci bir insan sürüsünün varlığını gerektirir; savaş sürüsü karşıt sürü henüz oluşmamışsa bile, her zaman düşman olarak gördüklerine cephe alır. Daha erken dönemlerde savaş sürüsünün nesnesi sıklıkla tek bir canlı, intikam alınması gereken bir insandı. Kurbanını bilmesindeki kesinlik bakımından savaş sürüsü bilhassa avcı sürüsüne yakınlaşır. Üçüncü tür, yas sürüsüdür. Bu tür sürü, grubun her mensubu ölüm nedeniyle gruptan kopup ayrıldığında oluşur. Grup küçük olduğundan, kaybettiği kişinin yerinin doldurulamaz olduğunu hisseder ve bu olay vesilesiyle bir sürü olarak birleşir. Birincil meselesi, ölmekte olan insanı alıkoymak veya tamamen yok olmadan, ondaki yaşamın yiyip yutabileceği kadarını söküp almak olabilir; ya da kendisi öldükten sonra yaşayanlara düşman olmasın diye ölmekte olanın ruhunun teveccühünü kazanmak isteyebilir. Her halükârda, bu tür eylemin zorunlu olduğu duyumsanır; hiç bir yerde bundan bütünüyle vazgeçen hiç bir insan yoktur. Dördüncü olarak, bütün çeşitliliğine karşın, ortak bir niteliği olan çeşitli fenomenleri özetleyebileceğim. Artış sürüleri, grubun kendisi, ya da ister bitkiler ister hayvanlar olsun, grubun ilintili olduğu canlıların sayısı daha fazla olsun diye oluşur. Kendilerini, belirli bir mitsel önemin atfedildiği danslarla açığa vururlar. Diğer sürüler gibi, artış sürüleri de insanların bir arada yaşadığı her yerde bulunurlar; dile getirdikleri ise, her zaman grubun sayısından duydukları tatminsizliktir. Modern kitlenin en temel niteliklerinden biri olan büyüme niyeti çok önceden, kendileri büyüme kapasitesine sahip olmayan sürülerde ortaya çıkar. Büyümeye zorlamak için yapılan ritler ve törenler vardır, bunların etkililiği konusunda kim ne derse desin, zaman içinde büyük kitlelerin oluşumu sonucunu verdikleri ortadadır. Bu dört sürünün ayrıntılı olarak incelenmesi, insanı şaşırtıcı sonuçlara götürmektedir. Dördü de birbirine değişme eğilimi taşımaktadır; sürülerin bu dönüşümü kadar öğretici başka bir şey yoktur. Çok daha büyük (olan) kitledeki değişkenlik, bu küçük ve görünüşte çok daha katı oluşumlarda bile görülebilir. Bu küçük kitlenin geçirdiği başkalaşımlar çoğu zaman alışılmamış dini fenomenlere yol açar. Avcı sürülerinin, yas sürülerine nasıl değiştiğini; bu işlemin etrafında özel mit ve kültlerin nasıl oluştuğunu göstereceğim. Bu gibi durumlarda yas tutanlar kendilerinin avcı olduklarının unutulmasını isterler. Uğruna feryat edip ağladıkları kurban, avın kanının dökülmesinden doğan suçluluk duygusundan arınmaya hizmet eder. Bu daha eski ve daha kısıtlı kitle türü için "sürü" teriminin seçilmesi, insanlar arasındaki kökeninin, hayvanlar, birlikte avlanan hayvan sürüleri olduğunu bize anımsatmayı hedeflemektedir. İnsanların iyi tanıdığı ve kullandığı köpeklerin çoğunun türetilmiş olduğu kurtlar insanı çok eski tarihlerde etkilemişti. Çeşitli halklar arasında mitsel hayvan olarak kabul edilmeleri, kurt-adam kavramı, kurt kılığına girmiş insanların diğer insanlara nasıl hücum edip parçaladığını anlatan öyküler, kurtlar tarafından büyütülmüş çocuk efsaneleri, bunların hepsi ve başka pek çok veri kurdun insana ne kadar yakın olduğunu kanıtlamaktadır. Birlikte ava çıkmak için eğitilen av köpeği sürüsü, bu eski bağıntının yaşayan hatırasıdır. İnsanlar kurtlardan çok şey öğrenmiştir. Kurt taklidi yapılan danslar vardır. Elbette başka hayvanlar da avcı halklar arasında benzer becerilerin gelişimine katkıda bulunmuştur. "Sürü" kelimesini hayvanlar için olduğu kadar, insanlar için de kullanıyorum; çünkü bu sözcük, birleşik ve kıvrak hareketi ve görünürdeki hedefin somutluğunu çok iyi ifade ediyor. Sürü, avını, avının kanını ve ölümünü ister. Peşinde olduğu şeyi ele geçirmek için kıvrak, kurnaz ve dayanıklı olmalı ve hedefinden saptırılmasına izin vermemelidir. Sürü hep bir ağızdan haykırışlarla kendi kendisini cesaretlendirir ve sürü elemanlarından her birinin sesinin toplamı olan bu gürültü yadsınamaz. Bu ses yükselip alçalabilir; ama süreklidir, tam saldırı anında da mevcuttur. Sonunda ele geçirilip öldürülen av bütün sürü tarafından birlikte yenir. Adet olarak her üyeye bir pay düşer; hayvanlar arasında bile paylaştırmanın ilk adımları görülebilir. "Sürü" sözcüğünü sözünü ettiğim üç temel oluşum için de kullanıyorum. Bunlara hayvanlar dünyasından bir model bulunmasının zor olduğu doğrudur; ama söz konusu işlemlerin somutluğunu, doğrudanlığını ve şiddetini ifade edecek daha iyi bir sözcük bilmiyorum. * * * Elias Canetti, Kitle ve İktidar (sayfa 93,94,95,96,97) Ayrıntı Yayınları * Sürü: Almanca hetzmassen İngilizce pack karşılığı kullanılmıştır. ** Horda: Türkçe "ordu" sözcüğünün de kökenini oluşturan "ur-mak" fiilinden türemiştir.
00N/A

Marx’ın Yabancılaşma Teorisinin Kavramsal
Marx’ın Yabancılaşma Teorisinin Kavramsal Yapısı Istvan Meszaros MARKSİST SİSTEMİN TEMELLERİ Söylenceleri icat etmek kolay ama bunlardan kurtulmak zordur. Boş bir balonu (her türden kanıtlarıyla düpedüz cehaleti), bolca sıcak havayla (yani, sırf hüsnükuruntuyla) tıkabasa doldurup havalandırmak yeter de artar bile; hele bu hüsnükuruntuda ayak direnirse bu uydurma uçuş için gerekli yakıt bol bol sağlanmış olur. İleride, Marx Üzerine Tartışmalar bölümünde, 1844 Elyazmaları ile ilgili belli başlı söylenceleri biraz uzunca tartışacağız. Yine de bu noktada, çeşitli yorumlarda pek de göze batmayacak ölçüde olmakla beraber, bir bütün olarak Marx'ın yapıtını eksiksiz değerlendirmek için büyük teorik önem taşıyan bir söylenceyi kısaca ele almak zorundayız. Bilindiği gibi 1844 Elyazmaları, yabancılaşma kavramı üzerinde odaklaşan Marksçı sistemin temellerini sergiler. Yukarıda söz konusu edilen söylence, Lenin'in bu kavramdan habersiz olduğunu, kendi teorilerini geliştirirken bu kavramın hiçbir rol oynamadığını öne sürmektedir. (Pek çok dogmatik kafalı insanın gözünde, hiç kuşkusuz bu savın kendisi bile, yabancılaşma kavramının "idealist" damgasını yemesine yeter de artar bile.) Eğer Lenin, Marx'ın kapitalist yabancılaşma ve sonuçlarının eleştirisini (yani, "emeğin yabancılaşması"nı ve onun kaçınılmaz sonuçları üzerine yaptığı analizleri) gerçekten gözden kaçırmış ise, Marx'ın teorisinin özünü –Marksist sistemin temel düşüncesini– gözden kaçırmış demektir. Öne sürülecek hiçbir şeyin bu sözde savdan, gerçeğe daha uzak olduğunu söylemeye gerek var mı bilmem. Aslında durum bunun tam tersi: Lenin'in, Marksist olarak gelişmesinde, yabancılaşma kavramını doğru anlamıyla kavraması yaşamsal bir rol oynar. Lenin'in teorik yapıtlarının hepsinin –buna, Ekonomik Romantizm'in Eleştirisi ile, Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi de dahil– 1895'te yazılan Kutsal Aile'ye Genel Bakış'tan sonra kaleme alındıkları kesin bir gerçektir. Bu Genel Bakış'ta, yorumlar biçiminde ifade edilen ana düşünceler, Lenin'in daha sonraki yazılarında yer alan fikir ve düşüncelerinin merkezi olmaya devam etmiştir. Ne yazık ki burada, Lenin'in düşüncelerindeki gelişmeyi ayrıntılarıyla izleme olanağı yoktur. Bu nedenle, sadece tartışılan konuyla doğrudan ilgili birkaç noktaya dikkatimizi yoğunlaştırmak zorundayız. Kutsal Aileye Genel Bakış'ta Lenin'in bu eski yapıttan uzun bir pasaj aktardıktan sonra şöyle bir yorumda bulunması, konumuzla ilgili olması bakımından büyük önem taşır: "Bu pasaj oldukça karakteristiktir; çünkü Marx'ın, kendi tüm 'sisteminin' dayandığı temel fikre, yani toplumsal üretim ilişkileri kavramına nasıl yaklaştığını göstermektedir." Burada Lenin'in "sistem" sözcüğünü tırnak içine almasını önemli bulanlar da bulunabilir, önemsiz bulanlar da. (Anladığımıza göre Lenin'in bunu yapmasının nedeni, Marksist literatürde, Hegelci felsefe ile bağıntılı olarak, "sistem kurma düşüncesine" alışılagelen polemik göndermeyi anamsatmak içindir. Ayrıca Genel Bakış, Hegelci sisteme oldukça eleştirel bir biçimde yaklaştığı gibi, Kutsal Aile üyelerinin bundan yararlanma çabalarını da eleştirir.) Burada yaşamsal önem taşıyan olgu şudur: "Marx'ın tüm sisteminin ana fikri" –"toplumsal üretim ilişkileri kavramı"– kesinlikle Marx'ın yabancılaşma kavramıdır; yani –Lenin'in doğru olarak kabul ettiği gibi–, "emeğin kendi yabancılaşması", "insanın kendi yabancılaşması", "kişinin pratik ilişkileri içerisinde kendi nesnel özüne yabancılaşması", vb., sistemin Marksçı eleştirel gizemden soyutlanma halidir. Bunu, Lenin'in yorumunun yöneltildiği pasajı gözden geçirirsek açıkça görebiliriz: "Proudhon'un, sahip olmamayı ve eski sahip olma biçimini ortadan kaldırmak isteği, tamamiyle, onun, insanın nesnel özüne pratikte yabancılaşma ilişisini; insani kendi kendine yabancılaşmanın, ekonomi politik ifadesini ortadan kaldırmak arzusu ile aynı şeydir. Ne var ki, onun ekonomi politik eleştirisi hâlâ ekonomi polikitik öncüllerinin tutsağı olduğu için nesnel dünyanın yeniden ele geçirilmesi (temellükü –çev.) sahiplenmenin büründüğü ekonomi politik biçimi içerisinde tasarlanmış olarak kalır. Aslında Proudhon, Eleştirel Eleştiri'nin kendisini zorladığı gibi, sahip olmayı, sahip olmamaya değil, elde bulundurmayı (temellükü- ç.) eski sahip olma biçimine, özel mülkiyete karşı çıkarır. Elde bulundurmayı o, 'bir toplumsal işlev' olarak ilan eder. Bir işlevde ilginç olan şey, diğerini 'dışlamaya' yönelik değil, benim kendi güçlerimi, varlığımı oluşturan güçleri harekete geçirmek ve gerçekleştirmektir. Proudhon bu düşünceye uygun bir gelişme olanağı sağlayamamıştır. 'Eşit elde bulundurma' fikri, ekonomi politik bir kavramdır ve bu nedenle de, şu ilke için yabancılaşmış bir ifade biçimi olarak varlığını sürdürür: insan için varlık olarak nesnenin; insanın nesnel varlığı olarak nesnenin, aynı zamanda, insanın öteki insanlar için varoluşu, diğer insanlar ile insani ilişkisi, insanın insanla ilişkisindeki toplumsal tavır belirleyicidir. Oysa Proudhon, ekonomi politik yabancılaşmayı, ekonomi politik yabancılaşma çerçevesinde ortadan kaldırır." 1844 Ekonomi Politik ve Felsefe Elyazmaları'nı yeterli derecede bilen herkes, bu düşüncelerin, Paris Elyazmaları'ndan geldiğini anlamakta güçlük çekmez. Aslında, yalnız bu pasajların değil, bunlara ek olarak pek çoğunun, Marx tarafından 1844 Elyazmaları'ndan, Kutsal Aile'ye aktarılmıştır. Marx, Engels ve Lenin'in toplu yapıtlarını yayınlamakla yükümlü Rus Komite* –1844 Elyazmaları'nı "idealist" bulan aynı komite– Lenin'in, Kutsal Aile'ye Genel Bakış'a koyduğu bir notta Marx'ın "kitabının başlangıçta tasarlanan boyutunu 1844 baharı ve yazı boyunca üzerinde çalıştığı ekonomi ve felsefe elyazmalarının bazı bölümlerini katarak epeyce büyüttüğünü" kabul etmektedir. Lenin, hiç kuşkusuz Marx'ın 1844 Elyazmaları'nı okuyamamıştır ama Genel Bakış'ta 1844 Ekonomi Politik Elyazmaları'nda öne sürülen ve yabancılaşma sorunsalı ile ilgili bulunan Proudhon üzerine yorumlarına ek olarak bir dizi önemli pasajı alıntılamıştır** Durum böyle olunca eğer Marx'ın 1844 Elyazmaları idealist ise –buradan Kutsal Aile'ye aktarılan– temel kavramları, Lenin'in "Marx'ın bütün sisteminin temel fikri" diye övmesi de idealist bir yaklaşım olur. Bu hikayenin en beter kısmı daha gelmedi. Çünkü Lenin bu yapıtı yalnız, "devrimci materyalist sosyalizmin temellerini" içerdiği için değil aynı zamanda "gerçek, insan bir kişinin adına" yazılmış olduğu için de övmeye devam etmektedir.*** Böylece Lenin yalnız "idealizme" "teslim" olmakla kalmıyor, onu, "devrimci materyalist sosyalizm" ile de karıştırıp daha da beteri, "humanizmi" de yerin dibine batırmış oluyor! Söylemeye gerek yoktur ki, "gerçek, insan bir kişinin adına" yazılmış bu "humanizm" sadece, 1844 Elyazmaları'nın niteliğini oluşturan "emek görüş açısının" bir ifadesinden başka bir şey değildir. Burada –idealist felsefenin düşsel varlıklarına karşı, açık ve kesin polemikler halinde– "egemen sınıflar ile devlet tarafından ezilen ve horlanan işçinin" eleştiri süzgecinden geçirilerek benimsenmiş görüş açısı ifade edilmiştir; proletaryanın görüş açısı, "proletarya sınıfının, kendi yabancılaşmasını yok olması olarak hissetmesi ve bunda kendi güçsüzlüğü ile insanlıkdışı bir varlığın gerçekliğini görmesine" karşın, "mülk sahibi sınıfın" kendi yabancılaşmasında, kendini "mutlu ve gerçekleşmiş hissetmesi ve kendi gücünün yansımasını görmesidir"* Lenin ve Marx "gerçek insan bir kişi" derken işte bunu kast etmekte idiler. Gelin görün ki Marx'ı (ya da şimdiki durumda Lenin'i) "gerçekten okumak" yerine, Marksist klasiklerin içine, yüksek perdeden radikalizm görüntüsü altında, bürokratik tutuculuğun kısır dogmatizmini temsil eden kendi efsanelerini sokuşturmaya kalkışanlara, metinlere dayalı ne kadar kanıt getirseniz de çabanızın boşa gideceğini bilmeniz gerekir. Lenin'in parlak bir biçimde kavradığı gibi, Marx'ın sisteminin merkez fikri, toplumsal üretim ilişkilerinin kapitalistçe maddeleştirilmesine; ÜCRETLİ EMEK, ÖZEL MÜLKİYET VE DEĞİŞİM'in maddeleştirilmiş aracılığı yoluyla emeğin yabancılaştırılmasına getirdiği eleştiridir. Gerçekten de Marx'ın, toplumsal üretim ilişkilerinin tarihsel oluşumu, yabancılaşma konusundaki genel düşünce yapısı ile, yabancılaşma ve maddeleştirmenin zorunlu olarak yer aldığı, nesnel ontolojik koşulları üzerine yaptığı çözümlemeler, sözcüğün en yerinde anlamıyla tam bir sistem oluşturur. Bu sistem, Hegel de dahil, kendinden öncekilerin felsefi sistemlerinden, daha az değil, daha fazla canlıdır; bunun anlamı, kendisini oluşturan kısımlardan bir tekinin bile dışta bırakılması, tek bir yönünün değil, serimin tamamının bozulması demektir. Ayrıca Marksist sistem, Hegelci sistemden daha az değil, daha fazla karmaşıktır; çünkü, "düşünce– varlıkları" arasında, mantık bakımından uygun düşen "düşünceleri" ustalıkla icat etmek bir şeydir ama, çeşit çeşit toplumsal görüngülerin karmaşık iç bağlarını gerçekte saptamak; bunların kurumsallaşmalarını ve birbirine dönüşmesini yöneten yasaları (bu yasalar ki, bunların görece "sabitliğini" olduğu kadar "dinamik gelişmelerini" de belirler) bulmak; ve bütün bunları gerçekte, insan etkinliklerinin bütün düzeylerinde ve alanlarında sergilemek başka bir şeydir. Dolayısıyla, Marx'ı kendi sisteminin terimleri içinde okuyup anlamak yerine, günümüzde moda olan bazı önyargılı, laf ebeliğine dayalı sözde "bilimsel modellere" uygun olarak okumaya kalkışmak, Marksist sistemi devrimci anlamından soyutlar ve onu, sözde bilimsel kavramlardan oluşan ölü kelebek koleksiyonuna çevirir. Marksist sistemin, Hegelci sistemden temelden farklı olduğunu söylemeye bilmem gerek var mıdır? Sadece, Marx tarafından belirlenen güncel olgular ile Hegelci "düşünce-varlıkları" arasındaki zıtlık bakımından değil ayrıca, Hegelci sistem, iç çelişkileri nedeniyle, Hegel'in bizzat kendisi tarafından kapalı hale getirilmiş ve taşlaştırılmıştır; oysa Marksist sistemin ucu açık bırakılmıştır. Bu açık ve kapalı sistemler arasındaki hayati önem taşıyan tartışmaya, bu bölümün son kesiminde tekrar döneceğiz. Ancak şimdi, Marksist sistemin çok yönlü karmaşıklığını daha berrak anlamak için, bu sistemin yapısını bir bütün olarak gözden geçirmemiz gerekecektir. 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, Hegel ile iktisatçıların teorileri konusunda eleştirel yorumlardır. Yine de daha yakından bakıldığında bundan daha fazlası açıkça görülür. Zira, bu teorilerin eleştirisi, birbirine yakından ilişkili çeşitli büyük sorunlar üzerinde, Marx'ın kendi fikirlerini geliştirmek için bir araçtır. Daha önce de değinildiği gibi, 1844 Elyazmaları'nda kavrayabildiğimiz sistem, kendi içinde gelişen bir sistemdir. Her şeyden önce bu, emeğin kendi yabancılaşmasının temel ontolojik boyutunun, bu yapıtın ta sonuna para kesimine kadar, evrenselliği içerisinde görülmemesi olgusunda kendini gösterir. Gerçekte bu kesim, aynı elyazmasında Marx'ın, Hegelci felsefeyi, eleştirel bir yaklaşımla incelemesinden sonra yazılmış; yayımlanmış halinde ise (Marx'ın isteğine uyularak) elyazmasının sonuna konmuştur. Ve bu, kronolojik ayrıntının hiç de göz ardı edilebilir bir noktası değildir. Gerçekten de, Marx'ın, bir bütün olarak Hegel felsefesi üzerine yaptığı kapsamlı değerlendirme –onun, "Hegel'in modern ekonomi politik üzerine olan görüş açısını" kavramasını sağlayan ekonomi politik çözümlemeleri ile birlikte– Marx'ın eline, "para sistemi"nin en sonunda ulaştığı ontolojik gizemi çözeceği anahtarı vermiş ve böylece Marx'a, materyalist diyalektik değer teorisinin kapsamlı bir serimini yapma olanağı sağlamıştır. (1844 Elyazmaları'nın bir bölümünü, kendi somutluğu içerisinde ve hem de, sınırlı oylumuna karşın ayrıntıları kapsaması bakımından, aynı sorunsalları irdelemeye çalışan şu yapıtla karşılaştırınız: Bir bütün olarak Hegel Diyalektiğinin ve Felsefesinin Eleştirisi'nden kısa süre önce yazılan –muhtemelen 1844 Mayıs ya da Haziranı– James Mill'in Ekonomi Politiğin Öğeleri Üzerine Marx'ın Yorumları. Paranın Gücü üzerine olan bu sayfaların büyük bir kısmının daha sonra Marx tarafından Kapital'e alınmış olması herhalde tesadüfi değildir.) Emeğin kendi yabancılaşmasının bu genel ontolojik boyutu 1844 Elyazmaları'nın sonuna kadar kesinkes belirtilmemiş olsa bile, hiç kuşkusuz daha belirsiz bir genelleme düzeyinde olsa da, daha hemen başlangıçta, dolaylı olarak değinilmiştir. Başlangıçta, sistemin içersinde, ancak belirsiz bir sezgi olarak çekirdek halinde bulunsa ve dolayısıyla, Marx'ın çözümleme yöntemi pozitif olmaktan çok tepkin (reactive) ve kendini geliştiren bir yöntem olduğu için; serimini yaparken O, elini, o anda ele aldığı konuya eleştirel yaklaşımının doğurduğu sorunsal ile, yani, ekonomi politik üzerine yazı yazmanın sorunsalları ile yönlendirmeye bırakmaktadır. Yabancılaşmış Emek tartışmasından sonra Marx farklı bir plan izler: ele alınan her konunun merkez referansı şimdi, yabancılaşmanın her haliyle "parasal sistem" arasındaki "esas ilişki" olarak, "yabancılaşmış emek" kavramıdır. Bu program, ilk elyazmasının son kesiminde bulunmakla beraber, üçüncü elyazmasının ta sonuna kadar bütünüyle gerçekleşmemiştir. Bu sonuncuda Marx ensonu "parasal sistem"deki gizemi ortadan kaldırmış: bütün yabancılaşmış ilişkilerin bu nihai aracısını; "insanın gereksinmesi ile nesne arasındaki,"bu gözle görünür kutsallığı", "insanoğlunun yabancılaşmış yönünü", "hayali gerçeğe, gerçeği ise düpedüz hayale dönüştüren yaygın dışsal yeteneği (bu öyle bir yetenektir ki, ne insan olarak insandan ne de toplum olarak toplumdan ortaya çıkmıştır.)", "Varolan aktif değer kavramını... her şeyi karmakarışık, dünyayı ters yüz eden... Çelişkileri kucaklaştırıp olanaksızlıkları sözde kardeş hale getiren" gizemi, Marx yok etmiştir. Ve bütün bunlar, "temel varlığın (doğanın) doğru ontolojik olumlanmasının", "İnsan tutkusunun ontolojik özünün" ve "hem zevk ve hem de etkinlik nesneleri olarak insana ait en temel nesnelerin varlıklarının" açıklığa kavuşturulması için yapılmıştır. Böylece Marx'ın sistemi; kendi gelişmesi içersinde onun (Marx'ın), para sisteminin kapitalist üretim biçimi ile tepe noktasına ulaşmakla beraber, bu sistemin iç yapısının, sınırlı tarihsel içeriği içinde anlaşılmanın mümkün olmadığını, bunun ancak, insanın, emeği aracılığı ile gelişmesini göz önünde bulunduran geniş ontolojik çerçeve içersinde (yani, kendini gerçekleştirme sürecinin belirleyici aşamasında –ya da aşamalarında– zorunlu olarak kendine yabancılaşma ve maddeleşmesi içerisinde geçirdiği gerekli ara duraklar aracılığı ile emeğin ontolojik kendi gelişmesi aracılığı ile) anlaşılabileceğini açıkça kavraması üzerine bütünlük kazanmıştır. Kaynak: Evrensel Kültür, Ağustos 1999, Sayı: 92.
00N/A




ÖZGÜRLÜKÇÜLERİN DAYANIŞMA PLARFORMU





Founded: 6/14/2007
Members: 147





Join Group



 







PerfBoard
View Your Posts | Post | View All


No entries found.